Harry Potter Kadınları: Sıra Dışı Bir Analiz

Not: Bu makale ilk olarak La Femme İndépendante adlı dergide Fransızca olarak Beyza Buket Cihan tarafından kaleme alınmış ve yazarı tarafından Türkçeleştirilmiştir.

Harry Potter’ın efsanevi hikayesini ucundan kıyısından da olsa bilmeyen yoktur herhalde, değil mi? Harry’nin hikayesi  dokunan, harekete geçiren, ağlatan, güldüren inanılmaz bir macera. Azımsanamayacak derecede büyük bir kitlenin, buna ben de dahilim, çocukluğu Harry Potter serisinin izini taşıyor. Serinin baş kahramanı Harry ve onun hayatı ise elbette bu konuda yazılan çoğu yazının merkezinde bulunuyor, aynı zamanda kitaplar onun gözünden yazıldığından bu çok da şaşırtıcı değil.

Fakat bugün, tam da bu an seriye farklı bir gözle bakacağız ve konumuz Harry Potter, sağ kalan çocuk olmayacak. Bugün serinin birbirinden farklı ve özel kadınlarını analiz edeceğiz. Hadi başlayalım!

Hayat Kurtaran Anne Figürleri

Popülerlik kazanmış serilerin okuyucuları etkileyen hikayelerinde ortak bir tema gözlemliyoruz; aşk. Aşkın gücü baş kahramanın yaşadığı sıkıntıları aşmasına yardım eder. Bu da hikayeyi daha güçlü ve dramatik hale getirir değil mi? Fakat Harry Potter serisinde gözlemlediğimiz aşk, sıradan değil. Anne sevgisinden bahsediyoruz. Anne figürleri  Harry Potter macerasının büyük bir kısmını oluşturuyor.

Hikayenin en önemli kısımlarından biri başlangıcı olsa gerek, Lily Potter oğlunu kurtarmak için kendini feda ediyor. Onun yerine ölmeyi seçerek Lord Voldemort’un Harry’i öldürmesine engel oluyor. Bu başlangıç ise seride daha sonra da gözlemleyeceğimiz anne sevgisinin gücü temasının başını oluşturuyor. Harry seri boyunca ailesi ile ilgili daha fazla şey öğrendikçe biz de Lily Potter hakkında kafamızda daha detaylı bir portre çizebildik. Lily Potter oldukça kompleks bir karakter, Hermione’i andırdığını söyleyebiliriz. Muggle doğumlu, döneminin en parlak cadılarından, şefkatli ve sevecen bir kadın olan Lily aynı zamanda zorbalığa tolerans göstermeyen güçlü biri. Lily’nin karakterinin bu yönünü Severus’la olan arkadaşlık ilişkisinde de gözlemliyoruz. Karanlık Sanatlar’a meraklı olan Severus’u çok sevmesine rağmen inandığı yolda yürümekten vazgeçmemesinden bahsediyoruz. Lily Potter karanlığa boyun eğmeyen bir kadın. Voldemort ona çekilmesini söylediğinde kaçmak yerine kendini feda edecek cesarete sahip. Lily Potter serinin en güçlü kadınlarından biri, aynı zamanda şefkatli bir anne. Anne olmanın güçlü ve bağımsız bir kadın olmaya engel teşkil etmediğinin en güzel örneklerinden biri Lily Potter!

Harry Potter serisi ve anne kelimeleri yan yana gelirse aklımıza gelecek ilk isimlerden biri Molly Weasley elbette. Seri boyunca Molly, anneliğin en büyük sembollerinden biri oldu. Yedi çocuk sahibi, kendi isteğiyle evinde kalıp ev işleriyle ilgilenen bir kadından bahsediyoruz. Molly Weasley bir kadının toplum baskısı olmaksızın evde kalıp çocuklarıyla ilgilenmeyi seçebileceğinin en güzel örneği. O özgür bir kadın ve tercihlerini nasıl istiyorsa öyle yapıyor. Çok yetenekli bir cadı olmasına rağmen, Molly’nin seri boyunca yeterince takdir edilmediğini görüyoruz. Bu açıdan seri sonunda yaşadığı zafer anının çok önemli olduğunu söylemeliyiz. Bellatrix’le olan düellosundan bahsediyoruz elbette. Korkunç derecede maharetli olduğunu bildiğimiz Bellatrix’i öldüren kişinin Neville olmasını beklerken bu düellonun Molly tarafından kazanılmış olması onun yalnızca anne rolünü oynamadığını, aksine anaç ve şefkatli olmanın bir kadını güçsüz ve pasif yapmadığını kanıtlar nitelikte.

Anne figürlerinde incelememiz gereken diğer bir ilginç karakter ise Narcissa Malfoy. Seri boyunca soğuk, elitist ve Karanlık Lord karşısında çaresiz görünen Narcissa da seri sonunda bizi şaşırtan karakterlerden biri. Harry’nin gerçekten ölü olup olmadığını kontrol eden Narcissa, Draco’nun yaşadığını öğrendiğinde Lord Voldemort’a yalan söylemek gibi büyük bir cüret örneği gösteriyor. Bu da serinin kırılma noktalarından biri aslında. Seri boyunca Narcissa oldukça korkak bir profil çizdi, güce itaat etti ve Harry Potter tarafından temsil edilen değerlere karşı büyük bir antipati besledi. Fakat onun bu soğuk karakterinin altında şefkatli bir anne olduğunu görme fırsatını yakaladık. Bize kalırsa Narcissa Voldemort’un temsil ettiği değerlere de bağlı değildi. Aslına bakarsanız sonlara doğru onun ölmesini en az Harry kadar istemiş, umut etmiş olabilir. Karanlık Lord’un imkansız bir görev verdiği Draco için Snape’e yalvarması, oğluna duyduğu inanılmaz şefkat ve yine oğluyla yaşıt olan Harry’nin yaşaması için Voldemort’a yalan söylemesi üstelik bunu Draco’nun yaşadığını öğrendikten sonra yapması bize bir şeyler söylüyor. Oğlunun hayatta olması ona umut verdi, fakat aynı zamanda Harry’nin de hala yaşaması onun için bir umut ışığıydı. Bizce o da Karanlık Lord’un yenilebileceğine inandı. Narcissa Malfoy karanlık tarafa geçmenin pişmanlığını yaşayan ve bedel ödeyen kadınlardan biri.

Döneminin En Parlak Cadısı: Hermione Granger

Harry Potter kadınlarıyla ilgili yazılan bir incelemede Hermione’nin kendine ait bir bölümünün olması elbette kaçınılmaz. Hermione serinin en önemli kahramanlarından. Fakat çoğu kadın kahramandan farklı biri. Çok güzel veya çekici değil, güzellik standartlarına uymuyor. Ön dişleri büyük, kıvırcık ve kabarık saçları var, derslerine inanılmaz bir önem veriyor, zamanını kütüphanede geçirmeyi tercih ediyor. Hermione alışılandan farklı biri ve bu onu özel kılıyor. Okul arkadaşları onunla dalga geçtiği için kendini değiştirmeye çalışmıyor, aksine her zaman kendinden emin bir tavır takınıyor. Sihirli şekilde farklı birine dönüşüp herkes tarafından beğenilmek ve takdir edilmek aklının ucundan bile geçmiyor.  Bu dikbaşlı tavrına rağmen Hermione aynı zamanda duygusal bir yapıya sahip ve kendine ağlamak için izin veriyor. O her yönüyle çok güçlü bir karakter.

Küçük bir kızdan genç bir kadına dönüştüğü süreçte Hermione’nin Ron ve Harry ile daha derin bir arkadaşlık kurduğunu gözlemliyoruz. Özellikle Ron ile ilişkisinde tartışmanın eksik olmadığı ise hepimiz tarafından bilinen bir gerçek. Bu tartışmaların genelinde Harry tarafsız kalmaya çalışsa da aslında Ron’un tarafını tutar gibi göründüğünü hepimiz biliyoruz. Tartışmalar sonucu yalnız kalsa da Hermione’nin tavrını hiç değiştirmemesi, Ron’a sevimli görünmek için aptal görünmeyi reddetmesi onun ne kadar güçlü bir rol model olduğunu kanıtlar nitelikte.

Hermione’nin bu güçlü duruşunu E.R.İ.T’i, Ev Cini Refahını İlerletme Örgütü, kurduğunda da gösterdiğini görüyoruz. Kimse ona inanmazken,en iyi arkadaşları dahil,o her zaman kendine inanmayı seçiyor. Herkesin görmezden geldiği bir problemin üstesinden gelmek, ezilen bir büyülü cinsi savunmak için çaba gösteriyor. Bunu başarmak için yalnızca kendi zekasına güveniyor. Hermione’nin lider ruhunu Dumbledore’un Ordusu fikrini ortaya attığında da gözlemliyoruz. Direnişin sembolü Harry olarak görünüyor olabilir fakat direnişin bel kemiği Hermione. Fikir ondan çıkıyor, haberleşmek için gerekli büyüleri o yapıyor, önlemleri yine o alıyor. Hermione olmadan direnişin olamayacağını söylesek hata etmiş olmayız herhalde. Aynı zamanda söylemeye gerek var mı bilmiyoruz ama; direnişin sembolü, Sağ Kalan Çocuk Harry Potter en iyi arkadaşı Hermione olmasaydı çoktan ölmüş olurdu.

Hermione oldukça yetenekli bir cadı, bu herkes tarafından kabul ediliyor. Peki yetenekli ve güçlü kadınlar aynı zamanda feminen olamazlar mı? Hermione bu soruya da cevap veriyor. Noel Balosu’nda (Harry Potter ve Ateş Kadehi) şık topuzu, menekşe rengi cübbesi ve ışıl ışıl gülümsemesiyle boy gösterdiğinde tüm arkadaşları inanılmaz derecede şaşırmıştı. Hermione ise bu şaşkınlığı, özellikle Ron’un tepkisini, hoş karşılamamıştı. Çünkü zeki ve lider ruhlu bir kadın olmanın feminenliğin önüne geçmeyeceğinin bilincindeydi. Feminenliğini muhafaza etse de bu özelliğini hiçbir zaman bahane olarak kullanmadı. Hermione Granger ise toplumun kadın hakkındaki önyargılarının antitezi niteliğinde. Kadın olduğu için daha hassas ve duygusal olması beklenirken her zaman üçlünün en rasyonel kişisi olarak kalıyor. Ron kıskançlığına yenik düşüp onları terk ettiğinde duygularına yenilip onu takip etmiyor, Harry’e verdiği sözü asla unutmuyor, üçlünün kriz anlarında en mantıklı kararları veren kişi Hermione, en kritik durumlardan onun sayesinde kurtuluyorlar.

Hermione Granger karakteri her yönüyle harika bir rol model. Harry Potter serisini takip eden herkese büyük bir motivasyon kaynağı olmaya ve insanın aklına koyduğu her şeyi  başarabileceğini kulağımıza fısıldamaya devam ediyor.

Hogwarts

Gelelim Hogwarts’a! Seri boyunca Harry’nin gözünden birçok insanı tanıdık, sevdik veya nefret ettik.  Harry’nin hayatına farklı farklı insanlar girdikçe bizim de daha fazla karakteri analiz etme şansımız oldu. Harry ve Hogwarts deyince akla ilk gelen karakterlerden biri şüphesiz Ginny Weasley. Okul hayatında herkesin umutsuzca hoşlandığı birisi olmuştur. Yani ders sırasında bile hayallere dalmana ve gördüğünde yüzünün kızarmasına sebep olan ve aynı zamanda varlığından haberdar olmayan biri. Bu tür hikayeler genelde iyi bitmez. Fakat bu Ginny Weasley için geçerli değil. Peki o şanslı azınlıktan biri olmayı nasıl başardı? İşte en önemli nokta bu sorunun cevabında. Ginny’i serinin başında utangaç, narin ve Harry’e umutsuzca hayran küçük bir kız olarak tanıdık. Ailesinin tek kızı olan Ginny onca erkek kardeşin içinde biraz sindirilmiş görünüyordu açıkçası. Fakat Sırlar Odası’nda az daha ölmesine sebep olan talihsiz olaylardan sonra Ginny Weasley’in karakterinde harika bir gelişme gözlemliyoruz. Ginny kendine güveni düşük ve çekingen birinden, özgüvenli ve dinamik genç bir kadına dönüşüyor. Quidditch oynuyor ve bunda çok iyi, oldukça doğal ve sempatik davranıyor, iyi bir dost, güçlü bir aurası var. Ron’un abilik taslayan tavırlarına boyun eğmiyor, istediği kişiyle çıkabileceğini ve isterse onunla öpüşebileceğini su götürmez bir kesinlikle belirtiyor. Ginny Weasley özgürlüğüne düşkün bir kadın, ve kimsenin kırmızı çizgilerini geçmesine izin vermiyor. Bunlara ek olarak inanılmaz bir cesareti var, Esrar Dairesi’nde yaşına göre üstün bir çaba gösteriyor. Yaptığı Yarasa Umacı büyüsüyle yalnızca ayrıcalıklı öğrencilerin bizzat Profesör Slughorn tarafından davet edildiği Slug Klübü’ne giriyor. Harry’nin hikayesi devam ederken Ginny’nin karakter gelişiminin de devam ettiğini gözlemliyoruz. Harry’e olan hayranlığı konusunda obsesifleşip içine kapanmak yerine yeni uğraşlar bulduğunu ve yalnızca kendi olmayı seçtiğini görüyoruz. Sonunda asıl bu harika özellikleri ve kendine has karakteriyle Harry’nin dikkatini çekmekle kalmayıp onu kendine hayran ettiğini fark ediyoruz. Ginny Weasley yalnızca çekici ve eğlenceli olmasıyla değil, yetenekli ve cesur bir cadı olmasıyla da öne çıkıyor. Yaşı tutmamasına rağmen saklanmayı reddedip Bellatrix gibi birine kafa tutabilmesinden ve tek parça kalmayı başarabilmesinden, Voldemort’a karşı direnişte bulunduğu yerden, Harry’nin yerine getirmek zorunda olduğu görevi kabullenmesinden bu sonuca varmak kolayca mümkün. Ginny Weasley birine takılı kalmaktansa kendimiz olmayı ve parlamayı seçmemiz gerektiğini bize gösteren değerli karakterlerden biri.

Hogwarts’ın en ilginç isimlerinden diğeri de Luna Lovegood. O  şahsına münhasır diye tanımlanabilecek cinsten bir cadı. Farklı konuşan, farklı inanışları olan, farklı giyinen, tepeden tırnağa garip biri değil mi? İşte Luna’yı harika yapan şey tam da böyle olması. Yalnızca içinde bulunduğu Ravenclaw tarafından değil neredeyse bütün Hogwarts öğrencileri tarafından alaya maruz kalan Luna hakkında yapılan tatsız yorumlara kulak asmayıp kendi olmayı seçen özel insanlardan biri. Küçük yaşta çok trajik olaylar yaşamasına rağmen, annesinin ölümüne şahit olmak gibi, her zaman pozitif olmayı seçen Luna, Harry Potter evrenini keşfeden ve hayatının bir döneminde zorbalığa maruz kalmış veya hala bunu deneyimleyen bütün okurlar için bir umut ışığı. Oldukça zeki bir cadı olan Luna aynı zamanda Harry’nin aradığı son hortkuluk olan Rowena Ravenclaw’ın Diademi’ni  bulmasında kilit rol oynuyor, kritik bir durumda sakinliğini koruyarak en mantıklı çözümü buluyor. Bu sayede Voldemort’a bir darbe daha vurulmasına yardım ediyor. Burada yine kadınlar duygusaldır ve mantıklı düşünemezler tabusunun yıkıldığını görüyoruz. Luna oldukça sakin biçimde panik yapmadan karar verebiliyor, Malfoy’ların evinde tutsak olarak tutulduğunda onunla birlikte işkence gören Ollivander’a yaşama isteği aşılıyor, Sirius’un kaybıyla dağılan Harry’nin içini açabilen sözleri yalnızca o söylüyor, diğerlerinden farklılığının işareti olan Testralleri gördüğünde dehşete düşmüyor. Luna hepimize motivasyon kaynağı oluyor aslında, ondan ne olursa olsun hayatı sevmemiz gerektiğini öğreniyoruz ve Luna’yı içselleştiriyoruz. Kimbilir belki gerçekten de Hımhım diye bir şey vardır, ne dersiniz?

Hikayeyi Harry’nin gözünden okuduğumuzdan yeni insanları tanırken onları Harry’nin gözünde tanıyoruz. Eh, Harry duygusal kadınları neredeyse deli olarak tanımladığından ve onların yanında inanılmaz rahatsız hissettiğinden bu antipati bize de geçiyor doğal olarak. Fakat bu onun bakış açısının doğru olduğunu tanımlamaz elbette, galiba Hermione bir çay kaşığının duygusal zekasına sahip derken yalnızca Ron’u kastetmedi. Seride duygularını dikkat çekici bir yoğunlukta yaşayan karakterlerden biri Cho Chang’di. Onu Harry’nin hakkında kurduğu uzun düşler ve gizli hayranlığıyla tanıdık. Başta Cedric’le bir şeyler yaşadı, Cedric öldükten sonra ise Harry ile kısa bir yakınlaşma yaşadı. Fakat Harry’le ilişkisinin bu kadar kısa sürmesi, bizce, Harry’nin duygusal insanlara anlam verememesinden kaynaklanıyor. Cho; kısa zaman önce sevdiği insanı kaybeden, ertesi yıl biraz da onun anısını yaşatmak için katıldığı Dumbledore’un Ordusu grubunda yakınlaştığı Harry’den etkilendiği için suçlu hisseden ve aynı zamanda kuralları çiğnediği için annesinin bakanlıktaki işini kaybedeceğinden korkan duygusal açıdan hassas döneminde olan bir Hogwarts öğrencisiydi. Fakat kitapta bu durum yalnızca Hermione tarafından anlaşılıyordu. Harry ve Ron olayların bu yönünü anlamaktan tamamen acizdi. Burada gözden kaçan nokta ise Cho’nun Harry tarafından fazla dramatik olarak tanımlanan bu duygusal durumunun onun Voldemort’a direnmesine engel olmaması.

Aynı zamanda Ron’un eski sevgilisi Lavender Brown da Ron tarafından fazla dramatik ve sıkıcı bulunuyor, iki kızın da ortak yönü duygularını yoğun ve göze batan şekilde yaşamaları. Fakat Cho da Lavender da Hogwarts Savaşı’nda cesurca savaşıyorlar. Hatta Lavender savaşta hayatını kaybediyor. Yani demek istiyoruz ki; duygularınızı açıkça yaşamak sizi güçsüz yapmaz, sıkıcı da yapmaz, hayır dramatik de yapmaz. Hayır, ağlamak istediniz ve ağladınız diye aptal duruma düşmezsiniz. Lavender ve Cho’dan öğrendiğimiz yegane şey bu olmalı.

Güçlü, Bağımsız, Yetenekli Cadılar

Güçlü, bağımsız ve yetişkin cadı dersek aklınıza ilk kim gelir? Bizim aklımıza ilk düşen isim Minerva Mcgonagall elbette. Serinin en güçlü kadınlarından olan Profesör Mcgonagall’ın harika bir rol model olduğunu söylemeye  gerek yok herhalde.

Bir kadın hem otoriter, hem zeki, hem yetenekli, hem de duygusal olabilir mi? Evet olabilir. Bir kadın isterse her şeyi başarabilir. Minerva Mcgonagall bunun en büyük ispatı. Çabalamadan sınıfı sessiz tutmaktaki başarısı, tatlı sert tavrı, insanı ona saygı duymaya zorlayan zekası ve müthiş cesaretiyle serideki en önemli karakterlerden biri.

Harry Potter evreninin en dikkat çeken cadılarından biri de şüphesiz Nymphadora Tonks. Safkan bir aileden gelmiş ve Sirius gibi ailesi tarafından siyah bir yanık izi olarak anılan Tonks oldukça farklı bir kadın. Metamorfozi yeteneğiyle görünüşünü istediği gibi değiştirebilen Tonks bu yeteneğini etrafına güzel görünerek beğeni kazanmaya  çalışmaktan ziyade burnunu örnek burnuna çevirerek insanları güldürmek için kullanıyor ve bizce bu harika. Yetenekli bir seherbaz olan Tonks, başarılı bir insan olmak için illa da otoriter ve duygusuz olmak zorunda olunmadığının en güzel örneklerinden. Aynı zamanda Remus Lupin’le olan evliliğinden bahsetmemek de olmaz. Toplum tarafından kurtadam olduğu için dışlanan ve hayatı boyunca bu yüzden acı çekmiş bir adamı seven, onu her şeye tekrar inandıran birinden bahsediyoruz. Serinin sonunda ise henüz yeni bulduğu mutluluğu bozmamak adına savaştan kaçabileceği halde hiç düşünmeden kendini öne atıyor. Sıradan biri olarak ölmektense bir kahraman olarak ölüyor.

Kurtadam ve evlilikten bahsediyorsak Fleur Delacour’dan bahsetmemek olmaz. Fleur’ün muhteşem bir karakter olduğunu daha önce fark etmiş miydiniz? Görenlerin ağzını açık bırakacak derecede bir güzelliğe sahip, Veela kanı var, toplumun yerleşmiş önyargılarına göre aptal olmalı değil mi? İşte burda çok yanıldınız. Fleur o kadar yetenekli bir cadı ki Üçbüyücü Turnuvası şampiyonlarından biri seçiliyor ve görevleri en iyi şekilde tamamlamak için elinden geleni yapıyor. Aynı zamanda oldukça sevgi dolu ve vefalı, kardeşini kurtaran Harry’e asla bitmeyecek bir minnet duyuyor. Ağır şekilde yaralanan ve yüzünde yara izleri olan Bill ile olan evlilik planlarını iptal etmesi beklenirken ben ikimize yetecek kadar güzelim diyerek reddeden birinden bahsediyoruz. Düğünü Ölüm Yiyenler tarafından basıldı, evliliğinin ilk yılını saklanarak geçirdi. Fakat buna rağmen nerede olursa olsun kötücüllüğe, baskıya karşı çıktı. Hep güzel kal Fleur!

Pembenin Şeytaniliği, Aşkın Obsesif Hali

Serideki tüm kadınlar harika değil mi? O kadar çabuk evet demeyin. Kötü örneklere şimdi geliyoruz. Bazılarımız Umbridge’nin Voldemort’tan daha kötü olduğunu düşünüyor. İnsanlara bunu düşündürecek bir antipatiklik seviyesinden bahsediyoruz. Dolores Jane Umbridge, en büyük yeteneği: küçük kız tavırlarıyla korkunç bir nefret uyandırmak. Pembe kıyafetleri, kedileri çok seven birini bile delirtecek derecede kedi düşkünlüğü ve küçük kız kahkahasıyla ırkçılığın yürüyen ve nefes alan hali olan Dolores, güce tapan zayıf bir karakter. Otoritenin değiştirdiği sıradan insanlardan biri, hayata hınçla bakan ve güzel şeylere tahammülü olmayan sevgisiz bir kadın. Muggle doğumlulara ve sihirli yaratıklara olan ırkçı ve kabul edilmez tavrınla tam olarak nasıl bir insan olunmaz gösterdiğin için teşekkürler Dolores!

Kötü örnek deyince aklımıza gelen diğer bir isim ise ipe sapa gelmez halleriyle yuh artık dedirten Bellatrix Lestrange. Köklü ve safkan bir ailede muhtemelen şımartılarak ve Muggle doğumlular hakkında beyni yıkanarak büyüyen Bellatrix’in Voldemort’un en büyük destekçilerinden biri olması hiçbirimize şaşırtıcı gelmiyor herhalde. Fakat ona duyduğu takıntılı aşk? Öyle bir delilik hayal edin ki bir caniye, bir katile inanılmaz bir hayranlık duyuyorsunuz ve onun için ölmeye hazırsınız. İşte Bellatrix bu deliliğin etten kemikten hali. Elbette aşık olduğu Voldemort gibi o da bir katil. Muggle veya safkan olmayan herkesi gözünü kırpmadan öldürebilir, eğlence için işkence de edebilir. Bellatrix’in sonunun kanı bozuk olarak tanımladığı Weasley ailesinin bir üyesi tarafından getirilmesine yalnızca karma diyebiliyoruz. Aşık olurken iki kere düşünün!

J.K. Rowling’in de yarattığı karakterler gibi güçlü bir kadın olduğu tartışılmaz. Dünya kadınlarının ve bize bu sihirli dünyayı hediye eden J.K Rowling’in Kadınlar Günü kutlu olsun!

⁠⁠⁠Evapsie!
  • 347
    Shares
3 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir