Kategoriler: Pottermore

Sybill Trelawney’yi Sevmek Mümkün mü?

Bazı karakterleri sevmek ve saygı duymak gerçekten zordur. Kuşkusuz Sybill Trelawney‘yi de sevmek diğer Potter karakterlerine nazaran biraz zordu. Pottermore‘un bu yazısında işlere biraz da Trelawney’nin tarafından bakacağız!

Aklı bir karış havada, anlaşılması güç biri ve kötü haber bekçisi olabilir ama Hogwarts, kahini olmadan aynı olmazdı.

Meşhur bir atanın gölgesinde büyümek kolay değildir, özellikle de aynı kariyeri seçmişseniz. Zavallı Sybill yere göğe sığdırılamayan atası, Görücü Cassandra Trelawney her daim karşılaştırılacaktı ve bunun da gayet farkındaydı.

Kendi yeteneğine içten içe inansa da, doğruyu bilmesi gereken bir yanı vardı: öne sürdüğü gibi bu iş için doğuştan yetenekli biri değildi.

İlginç olan nokta ise kehanet yeteneği ona büyük büyük-büyükannesinden geçmişse de bunun hiç de farkında değildi. Muazzam kehanetlere yol açan kendinden geçtiği durumların hiçbirini hatırlamıyordu ve ona kendi kehanetlerini tekrar edenleri ciddiye almıyordu. Harry’nin kaderini belirleyen kehanette bulunduğuna dair hiçbir fikrinin olmaması inanması güç bir durumdu.

Görünürde Trelawney’nin normalde bulunduğu kehanetlerin birçoğu gelişigüzeldi ve belli bir anlam ifade etmiyordu. Fakat biraz derine inecek olsanız doğru çıktıklarını göreceksiniz, sadece biraz dolambaçlı yolu izliyorlardı o kadar. Sybill’ın asıl sorunu yeteneklerini tam anlamıyla anlamamış gibi görünmesiydi, bu durum da çay yapraklarında gördüğü ve çıkarımda bulunduğu şeyleri yanlış yorumlamasına yol açıyordu.

Belki de bu yüzden kendisinden eksantrik bir kişilik yaratma ihtiyacı duydu; kesin olan bir şey varsa o da adından söz ettirmesini sevdiğiydi.

Özenle hazırlanmış bir imaja sahipti; büyük boy büyüteci andıran gözlükleri, dağınık saçları ve parlak şallarla bütünleşmesi ince yapısını kaplıyordu. Bu halde kendini muhtemelen gizemli, her şeyi gören kahin olarak hayal ediyordu ancak genel görünümü Harry’nin onu ilk gördüğünde düşündüğü gibi “kocaman, parıl parıl bir böcek” havasındaydı – telaşta unutulacak biri değildi! İlk bakışta bile oldukça korkunç birini andırıyordu.

Trelawney’nin garip tarzı bunlarla da bitmiyordu; kule tepesindeki klostrofobik çatı katı sınıfı onun, kocaman örtüler ve kokulu mumlarla öteki dünya aurasını yansıtan bir uzantısı gibiydi.

İşte asıl mesele burada yatıyordu: Sybill aşırı çaba gösteriyordu. Yeteneği kendi adına konuşmak için yeterli saygıyı görmüyordu bu yüzden de gerçek bir kahinin nasıl olması gerektiğini düşündüğü şekilde yansıtmak için elinden geleni yapıyordu. Ortaya çıkan sonuç ise çoğunlukla kaçık kalıyordu.

Harry’nin onun ilk girdiği dersi ders olmaktan çok bir gösteriydi ve en başından Trelawney’nin insanları şaşırtma olayından zevk aldığı belliydi. Harry’nin çok da uzak olmayan gelecekte öleceğini dehşet içinde söylemesi, Profesör McGonagall’ın bunun görülmedik bir olay olmadığını söylemesiyle daha da ilginç bir hâle gelmişti.

Harry’nin sonunun geldiğine Sybill’ın gerçekten inanıp inanmadığını anlamak güç – onun açısından yeni sınıfının dikkat ve ilgisini çekmiş olduğundan emin olması daha ihtiyatlı bir hamleymiş gibi duruyor.

Kendisi aynı zamanda komik de.

“Bu arada, yavrum,” dedi birden Parvati Patil’e bakarak, “kızıl saçlı bir adama karşı tetikte ol.”

– Harry Potter ve Azkaban Tutsağı

Ya tam olarak idrak edemediğimiz bir frekansta çalıyor ya da gizemli, muhteşem bir mizah anlayışına sahip.

Sybill Trelawney ile ilgili ilginç gelen yön işte bu: neredeyse uçuk biri gibi görünüyor, gerçekliğin uçlarında dolansa da sivri, eğlenceli ve ihtiyatlı olabiliyor. Ama aynı zamanda yeteneklerinin doğruluğuyla ilgili çabuk savunmaya geçen ve hassaslaşan bir kişiliğe sahip; Umbridge’in sorgusunda o kadar paniğe kapılıyor ve üzülüyor ki perişan birine dönüşüyor. Kendi değerini kanıtlamak için giderek daha çılgınca ve gelişigüzel “kehanetlerde” bulunduğunda ona acımamak elde değil. Tehdit altında hissettiği zaman gerçek kişiliğini gösteriyormuş gibi duruyor, özellikle de yeteneği gözetim altına alındıysa. Hulyalı ve uysal yapısı anında daha acımasız bir hal alıyor ve sert, çevresindekileri suçlayıcı bir kimliğe bürünüyor.

Öğrencileriyle arasındaki ilişki de benzer; Sybill kendisine beklenen hayranlığı gösterenlere ve hem kendisine hem de dersine saygısı olanlara ısınıyor. Mantıklı düşünen Hermione’den anında soğuyor. Bunun yerine, ona yalakalık yapan Lavender ve Parvati’yi kayırıyor ve onların gösterdiği ilgiyle hayat buluyor.

Bunun altında ise takdir edilme isteği yatıyor. Etrafında olup bitenden bihaber gibi görünse ve kendini çay yapraklarına ve tarot kartlarına fazlaca kaptırmış olsa da, öğretmenler ve öğrenciler arasında yayılan ününden haberi olsa gerek.

Büyük ölçüde hilebaz biri olarak düşünülen Sybill sürekli diğer öğretmenlerin iğneleyici sözlerine maruz kalıyordu, onu ya ürkütücü ya da sinir bozucu bulduklarından söylediklerine pek inanmıyorlardı, yani Sybill’ın gerçekten bir arkadaşı yok gibiydi. Bu durumdan rahatsızmış gibi bir hali yoktu. Aslında kendisinin önyargılı meslektaşlarından çok daha üstün olduğunu düşünüyordu. Belki de bu yüzden kulede kendini odasına kapatıp diğerleriyle yemek yemeye aşağıya çok inmiyordu – yani yalnız olması onun tercihiydi.

Umursadığı bir mesele değildi. Sybill yeteneğiyle avunuyordu ve sık sık kartlarını yanında taşıyor veya olur da Hogwarts Şatosu‘na girmeye tenezzül ederse ağzının ucuyla uğursuz kehanetler mırıldanıyordu.

Dik kafalı hallerine rağmen, Kehanet profesöründe kırılgan ve çocuk ruhlu bir hal vardı, bu durum özellikle de Umbridge neşeyle onu şatodan kapı dışarı etmeye çalışırken daha da anlaşıldı. O anda yaşadığı korku ve çaresizlik onu o güne kadarki en samimi hale bürümüştü, tabii Hogwarts’a olan sevgisi de daha net anlaşılamazdı.

Şato istila edildiğinde de gidip kulesine saklanmadı; tüm gücüyle mücadele etti, görenleri şaşırtan bir acımasızlıkla kristal küreleri Ölüm Yiyenlere fırlatıyordu.

Tutarsızlıklarla dolu bir insan ve evet, Hogwarts’ın en popüler sakini de olmayabilir. Ama en azından bir şey için kendisine hakkını vermek lazım: Trelawney, Hermione’nin bir sınıfı hiddetle terk etmesini başaran tek öğretmen!

Duygu Baştürk

1995 yılında Aydın’da doğdum. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Mütercim Tercümanlık bölümünden mezun oldum. Harry Potter hayatımda hep önemli bir yere sahip olmuştur. Ben büyüdükçe içimdeki bu sevgi de benimle birlikte büyümeye devam etti. Çocukluğumdan beri dile olan ilgim, onların dünyasını daha iyi anlamamı sağladı ve ben de bunu diğer Harry Potter hayranlarına aktarmaktan çok mutluyum.