Hayran Yapımı

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #72: Duygusal Tepkiler

GİRİŞ İÇİN TIKLAYIN.

69. BÖLÜM

70. BÖLÜM

71. BÖLÜM

Lord Voldemort’un o karanlık gece, Harry Potter‘ı öldürmeyip kendi oğlu gibi büyütmeye karar verdiği alternatif bir hayran hikâyesine ne dersiniz?
ÖNEMLİ BİR NOT: Karanlık Prens serisinin ilk cildi İçimdeki Karanlık hikâyesinin yeniden yazılmış bölümleri 57. bölümle sınırlıydı. Yazar bu maceranın yeni versiyonunu uzun süredir yazmadığı için, kalan bölümlerin yeni versiyonunu eskisiyle bağlayarak yayınlama kararı aldık. Bundan böyle bölümler, Tuba Toraman‘ın düzeltisiyle karşınızda olacaktır. Karşınızda İçimdeki Karanlık cildinin yetmiş ikinci bölümü!

bölüm 72

Duygusal Tepkiler

O gece James, Potter Malikânesi’ne döndüğünde ve Harry ile Damien yatmaya gittiklerinde, saat oldukça geç olmuştu. Lily uyumamış, gerginlikle James’in dönüşünü beklemişti. Lily, oğullarına, James’in Yoldaşlık meseleleri yüzünden Weasley’leri görmeye gittiğini söylemişti. Oğullarının, özellikle de Harry’nin, James’in Ölüm Yiyen’lerle savaşmaya gittiğini öğrense dokuz doğuracağını biliyordu. James, Lily’ye siyah mezardan da Voldemort’un tehditlerinden de bahsetti. Lily, oturduğu yerde, James’i şok içinde bir sessizlikle ve içinde git gide büyüyen bir korkuyla dinledi. Konuşmanın sonunda ise her ikisi de dehşete düşmüş bir halde sessizliğe gömülmüşlerdi. Sonunda Lily boğazını temizledi.

“Bu… olmayacak. O… O, Harry’ye hiçbir şey yapamaz! Buna izin vermeyeceğiz!” dedi Lily, James’ten çok, kendini ikna etmeye çalışan bir sesle.

James cevap vermedi. Voldemort’un elinden geleni ardına koymayacağını düşünmekten kendini alamıyordu. Üstelik Harry, Potter Malikânesi’nin içinde kalmayı reddetmişti. Dışarı çıktığında yanına koruma verilmesine de karşı çıkacağı açıktı. Bu, Harry’yi dosdoğru riske atardı ve James de, Voldemort’un Harry’yi güvenli bölgeden dışarı çekebilmek için ne tür dolaplar çevirebileceğini düşünmek bile istemiyordu.

James, başı korkunç bir zonklamayla ağrımaya başlarken, şakaklarını ovdu. Yatağına devrilip olanları unutmaktan başka hiçbir şey istemiyordu. Ama yapamazdı. Üzerinde Harry’nin adının kazılı olduğu o siyah mermer mezarın Harry’yi bekleyen ürkütücü görüntüsünü aklından çıkaramıyordu. Güçlü kalmayı dileyerek gözlüklerini çıkarıp gözlerini ovuşturdu.

Lily onu teselli etmeye çalıştı. Bu, Lily için daha kolaydı, çünkü o nasılsa mezarı görmemişti. Oğlunun isminin mezar taşının üzerinde parıl parıl parlayan görüntüsünü görmemiş, Voldemort’un Harry için yağdırdığı tehditleri duymamıştı. İntikam almak için yemin ederken o yakut kırmızısı gözlerin alev alev yanışına şahit olmamıştı. Tüm bunları gören, James’in kendisiydi.

James yavaş yavaş ayağa kalkıp yukarı kata yöneldi. Kendini Harry’nin odasının önünde dikilirken buldu. Lily onun kapıyı açıp içeri girdiğini gördü. James’e birkaç dakika vermeye karar verdi. James’in şu anda Harry’nin güvende olduğunu kendine ispatlamaya ihtiyacı olduğunu biliyordu. Lily, sessizce kendi odasına çekilip sabırla James’i beklemeye koyuldu.

James, Harry’nin derin uykuda olduğunu gördü. Ayakları doğrudan ona doğru gidiyordu. Onu uyandırmak istemese de uyuyan oğlunu bırakıp bir türlü gidemiyordu. Harry’nin sakin ve rahat bir şekilde uyumasını izliyordu. James’in aklından can sıkıcı düşünceler geçip duruyordu. Mezar, Voldemort’un tehdidi, Harry’nin adının o ürkütücü mezar taşında parıl parıl parlayışı… Voldemort’un sesi yeniden kulaklarında çınlamaya başlamıştı: ‘Onu daha önce bir kez aldım. Bu kez beni ne durduracak?’

James sonunda kendini bırakıp Harry’nin yatağının yanında sessizce yere yığıldı. Kalkıp gitmek istiyor, Harry’yi uyandırmak istemiyordu. Ama tüm bedeni uyuşmuş gibiydi. Kendini çok çaresiz hissediyordu. Voldemort’un Harry’yi istediğini zaten biliyordu, ama şimdi, siyah mezar, ona aslında Harry’nin ne kadar büyük bir tehlikenin içinde olduğunu fark ettirmişti. Voldemort’u Harry’den uzak tutmak için ne yapabilirdi? Daha kendi evinden çıkmasına bile izin verilmezken, Harry’ye normal bir hayat nasıl verecekti?

Gözyaşları içerisinde endişelerine gömülmüş bir halde orada öylece dururken, sessiz hıçkırıklarının Harry’yi uyandırdığını fark etmedi. Harry odasında biri olduğunu fark edince yerinden kımıldadı. İlk başta onun Damien olduğunu ve ona şaka yapmaya çalıştığını sandı. Sonra, bu kişinin ağladığını fark etti. Kesik kesik nefes alış verişlerini ve çekilen burnunun sesini duyabiliyordu. Harry hemen elini salladı ve odanın ışıkları aydınlandı. Babasını yerde, başını ellerine gömmüş bir halde, hıçkırıklarıyla omuzları sarsılırken bulduğunda, hissettiği şey şokun da ötesindeydi.

Harry hemen yataktan fırlayıp babasının önünde diz çöktü. Aklından korkunç şeyler geçiyordu. Babası neden ağlıyordu? Sirius’a bir şey mi olmuştu? Ya da Remus’a? Yoksa bir saldırı mıydı?

“Baba! Baba, neler oluyor? Ne oldu?” diye sordu Harry, kalbi deli gibi çarparken.

James hemen cevap vermedi. Başını kaldırıp oğlunun endişe akan yüzüne baktı. Oğluna hiç olmadığı kadar sıkıca sarılmak istiyordu. Onu göğsüne yaslamak ve onu kaybetme korkusuyla bir daha hiç bırakmamak istiyordu. İşte, James’in sakinleşemediği nokta buydu. Harry’yi bir kez daha kaybetmenin korkusu… Harry’nin ellerinden alınması ve bir daha asla dönmeyeceğinin düşüncesi… İşte bu, kalbini paramparça ediyordu.

James, Harry’nin panik dolu ifadesini görünce, duygularını kontrol etmeye çalıştı.

“Bir şey, bir şey yok, Harry. Seni… uyandırdığım için özür… özür dilerim.” Gözyaşları yanaklarından sel gibi akmaya devam ederken bunu söylemeyi başarmıştı.

Harry babasını tuttu; çaresizce ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne olmuştu da, babası bu denli çökmüş bir haldeydi?

“Baba, ne oldu? Sirius iyi mi? Bir şey mi oldu?” diye sordu Harry, yeniden.

James cevap olarak başını iki yana salladı; Harry’nin odasına geldiğine pişmandı. Harry’nin kesinlikle o mezarı öğrenmesini istemiyordu. Tam bu noktada, siyah mermer mezarın görüntüsü James’in gözünün önüne yeniden geldi ve James yine dağılmış görünüyordu.

“Harry… Harry, lütfen…” dedi James zar zor, sakinleşmek için derin bir nefes almadan önce.

Harry’nin üzerinden şimdi soğuk terler boşalıyordu. Neler oluyordu?

“Bana… bana bir söz vermen gerek, Harry, lütfen, bana kendi başına Malikâneden çıkmayacağının sözünü ver,” dedi James.

James sözlerinin şuan hiçbir anlam ifade etmediğini biliyordu. Ama şu noktada istediği tek şey, Harry’den Potter Malikânesi’nden ayrılmayacağına dair bir yemin duymaktı. Voldemort, Harry’ye ulaşmak için Malikâneye giremezdi. Hiç değilse, Harry fazla risk almazsa, Voldemort’un kurduğu tuzaklara da düşmezdi.

Harry afallamıştı. Sabahın üçünde uyanmış, babasını yerde oturur bir vaziyette birisi ölmüş gibi ağlarken bulmuş ve babasının tek söylediği, ‘Malikâneden ayrılma’ olmuştu.

“Baba…” diye başladı Harry, ama James’in, ellerine sıkı sıkı yapışmasıyla cümlesi yarım kalmıştı.

“Sadece söz ver, Malikâneden tek başına ayrılmayacağına yemin et! Senden bir daha başka hiçbir şey istemeyeceğim, Harry. Lütfen, dediğimi yap. Lütfen!”

Harry, babasının gözlerindeki korkuyu görebiliyordu. Ellerini öyle bir tutuyordu ki, biraz olsun bile oynatamıyordu. Neler olduğunu bilmiyordu, ama her ne olmuşsa, James’i fena halde korkuttuğu ortadaydı. Harry karşı çıkmak istiyordu. Babasına kendi başının çaresine bakabileceğini ve evin içinde saklanarak yaşamayacağını söylemek istiyordu. Ama gel gelelim, babasının ona olan bakışı onu durdurmuştu. Gözlerinde ona kabul etmesi için yalvaran bir ifade vardı ve Harry de dilini tuttu. En azından şimdilik kabul etmesi gerektiğini biliyordu. Babası bu kadar savunmasız bir haldeyken onu geri çeviremezdi.

“Tamam, baba. Malikâneden tek başıma çıkmayacağıma söz veriyorum. Yemin ederim, tamam mı?”

James anında rahatlamıştı. Orada öylece oturmaya devam ediyor, kendini toparlamaya çalışıyordu. Elleri hâlâ Harry’nin ellerine kitlenmiş, bırakmak istemiyordu. Sonunda, Harry ellerini kurtarmayı başarıp babasına kalkması için yardım etti.

“Ne oldu?” dye sordu Harry yeniden, ama James cevap olarak yalnızca başını iki yana salladı.

Ona söyleyemezdi. Her şey bir yana, Voldemort’un bu tehdidinin Harry’yi ne kadar üzeceğinin farkındaydı. Harry hâlâ Voldemort’a değer veriyordu, James bunu biliyordu. Harry’nin Voldemort’a zarar vermeyi reddetmesi ve ona asasını kaldırmayacağını söylemesi,  bir parçasının onu hâlâ sevdiğini net bir şekilde gösteriyordu. Voldemort’un onu öldürmeyi, onu diri diri gömmeyi planladığını öğrense, Harry kim bilir ne yapardı? James, bunun düşüncesiyle ürpermekten kendini alamadı.

James, Harry’yi uyandırdığı için tekrar özür dileyip ona yatağına dönmesini söyledi. Harry ona yine onu neyin böyle üzdüğünü sormayı denedi, ama James cevap vermedi. Ona öyle derin duygularla bakıyordu ki, bu bakışı Harry’nin tüylerini diken diken etmişti. James sessiz sedasız kendi odasına çekildi. Harry de yatağına döndü, ama uyumadı. James’i bu hale getiren şeyin ne olabileceğini bütün gece düşünmeye devam etti.

* * *

Ertesi gün, James, Gelecek Postası’nın siyah mezar fotoğraflarıyla dolu nüshasını, Harry’nin görmemesi için ortalıkta bırakmamaya gayret etmişti. Gazete, Voldemort’un son saldırısının haberini yayımlamış, ortalık siyah mezarlık haberiyle çalkalanıyordu. Remus ile Sirius sabahın çok erken bir saati gelmiş, James ile Lily’nin sakin kalması için onlara yardım ediyorlardı. Lily, gazetede gördüğü tehditten gözlerini ayıramıyordu. Görünen o ki, mermer mezara yok edilmesi için dört bir köşeden saldırılmış, ama kaldırılamamıştı. Mezarlık olduğu yerde duruyor gibi görünüyordu.

Harry, günün geri kalanını, babasını bu kadar korkutan şeyin ne olduğunu bulmaya çalışarak geçirmişti. Ama sorduğu soruya hiçbir cevap alamamış olması, öfkeden kudurmuş bir halde kendi kendine idman alanında vakit geçirmesine yol açmıştı. Damien’a da mezardan asla bahsedilmiyordu. Her iki çocuk da ertesi birkaç günü birlikte oturup James’te aniden peydahlanan bu koruma güdüsünün nereden geldiğine dair fikirler üreterek geçirmişlerdi. Gel gelelim, gerçeğe bir nebze olsun yaklaşabilmiş değillerdi.

Her ikisi de Harry’nin odasında oturmuş, çok sıkıldıkları için –Damien’ın zorlamasıyla– Patlamalı Pişti oynayarak takılıyorlardı. Harry, odanın dışında fısıldaşan sesler duyunca oynamayı bıraktı. Damien da oynamayı bırakmış, pür dikkat dinliyordu.

“… bu biraz aptalca sanki.”

“Hayır, değil. Onun için değerliler, ona vermeliyiz!”

“Evet, ama bunların hiçbirini kullanamaz ki. İçine sığamayacak kadar büyüdü.”

Tam bu noktada, Harry parmağının bir hareketiyle odanın kapısını pat diye açıp annesi ile babasını yüzlerinde suçlu ifadelerle kapının önünde dururlarken yakaladı. Onlara soru sorarcasına bakıp tek kaşını kaldırdı.

“Ee, selam. Biz sadece bir şeyi çözmeye çalışıyorduk,” dedi James, Lily’e son bir yalvaran bakış fırlatarak. Lily ise hiç oralı olmadı.

“Benim kapımın önünde mi?” diye sordu Harry, sahte bir masumlukla.

Damien kıs kıs güldü, ama kimse fark etmedi.

“Biz sana bir şey vermek istedik, ama en iyi zamanın ne zaman olacağını bilemedik. Ama bence bundan daha iyi bir zaman olamaz… Al bakalım,” dedi Lily, James’le birlikte Harry’nin odasına girerlerken. Öncesinde arkasında saklamaya çalıştığı kocaman bir kutuyu şimdi önünde tutuyordu. James ise birbirinin aynısı iki kutuyu gönülsüzce tutuyordu.

Damien hemen üç karton kutuya doğru koşup onların ne olduğunu sordu, ama Harry yatağından kalkmamıştı. Bu kutuların içinde ne olduğunu biliyordu, çünkü onları bulduğu an hayatı komple değişmişti. Yavaşça ayağa kalkıp onlara doğru yürüdü.

Dizlerinin üzerine çöküp yavaş yavaş kutulardan birini açtı. Tam da tahmin ettiği gibi, kutunun içi rengârenk paketlerle sarılmış hediyelerle doluydu. Hediyeleri yeniden görünce aklı o güne gitmişti. Bunları ilk kez gördüğünde yaşadığı şoku hatırlıyordu. Damien ise ağzı açık hediyelere bakıyordu.

“Ona ne aldınız? Bunların hepsi onun mu? Ben de birazını istiyorum!” diye bağırdı.

Lily ona keskin bir bakış atıp susmasını işaret etti, ama James kollarını küçük oğluna dolayıp, kulağına onların Harry’nin yokluğunda alınmış olduklarını söyledi. Damien yaptığı çocukluk karşısında kıpkırmızı kesilip sessizleşti.

Harry hediyeleri çıkarsa da hiçbirini açmadı. James hemen konuşmaya başladı.

“Aptalca olduğunu biliyoruz, sonuçta, sen bunların çoğunu kullanamayacak kadar büyüdün. Ancak, annen onları sana vermek konusunda ısrar etti. Onlar sana alınmıştı, gerçi biz onları sana hiçbir zaman veremeyeceğimizi düşünerek almıştık,” dedi ve sustu; az önce dedikleri yüzünden bir tuhaf olmuştu.

Harry başını kaldırıp bir şey söylemeyince ise James, Harry’nin hediyeleri aptalca bulduğu sinyalini aldı. Hemen durumu kurtarmaya çalıştı.

“Onları istemiyorsan atabilirsin. Bizim için hiç sorun değil! Nasılsa onları kullanmayacaksın, biz sadece düşünmüştük ki…” derken, Harry’nin yavaşça başını kaldırdığını görünce, bir anda sustu.

James’i asıl susturan şey, o zümrüt yeşili gözlerde gördüğü bakış olmuştu. O gözler minnettarlık ve sevgiyle dolup taşıyordu. Harry hediyelerden birini eline alıp titreyen ellerle açmaya girişirken, James onu kalbi acıyla çarparak izledi. Elinde tuttuğu, ona dört yaşındayken alınan bir Noel hediyesiydi. Mavi renkli bir Hipogrif oyuncak, Harry’nin kucağına düştü. Harry’nin kucağında oturuyor, kanatlarını açarak uçmaya hazırlanıyordu. Havalanarak komik bir şekilde alçakta uçmaya başladı. O odada uçup dururken ve James’in dizine çarpıp dururken, Harry güldü.

Harry onun için hediye biriktirmiş olmalarını saçma bulmadığı için, James ile Lily çok rahatlamışlardı. O anda, bu hediyenin, Harry’ye verdikleri ilk hediye olduğunu fark etmişlerdi. Voldemort hiçbir zaman Harry’nin doğum günlerini kutlamaz, ona silahtan başka bir şey hediye etmezdi. Bu da, Harry’yi düşmanları yok etmekte kullanmasından başka bir anlam ifade etmezdi.

Harry annesi ile babasına teşekkür etmek istiyor, ama ne söyleyeceğini bilemiyordu. Bu kadar mükemmel bir şey için nasıl teşekkür edilebilirdi ki? Onu her Noel’de, her doğum gününde hatırlamışlardı. Harry, kendini bırakıp ağlamamak için tüm gücüyle savaşıyordu.

Annesi ile babasının da Harry’den bir şey duymaya ihtiyacı yoktu. Hediyeleri her açtığında gözlerinde beliren bakış ve özellikle eğlenceli hediyelerle karşılaştığında ağzından kaçırdığı tatlı kıkırtılar, onlara her şeyi açıklıyordu. Harry’nin bundan ne kadar etkilendiğini görebiliyorlardı.

Harry, Damien’a, hediyeleri açmasına yardım etmesini söyledi ve Damien da hemen yere çöküp hediye paketlerini yırtarak açmaya koyuldu. James ile Lily, beş yaşında çocuklar gibi davranan oğullarını hediyeleri açarken ve çocukça hediyelerle karşılaştıkça gülerken mutlu mutlu izliyorlardı. James, bu anın, Harry’nin her zaman yüzünde bir tebessümle hatırlayacağı bir anı olarak kalacağını biliyordu.

* * *

Harry, söz verdiği gibi, Potter Malikânesi’nden dışarı adımını atmamıştı. Vaktinin çoğunu Damien’la birlikte idman alanında geçiriyor, kardeşiyle git gide daha çok gurur duyuyordu. Damien da tıpkı Harry gibi doğuştan bir savaşçıydı ve başlangıçta her şeyi neredeyse anında kavrıyordu.

James ise kendini Voldemort’u bulup yok etmeye adamıştı. Tıpkı Harry’nin henüz bir bebek olduğu ve kehanetin gün yüzüne çıktığı günlerdeki gibiydi. O zamanlardaki gibi yine çok çalışıyordu. Ailesini çok daha az görüyor ve evde olduğu zamanlarda ise kendini ofisine kilitliyordu. Ailesiyle arasına koyduğu bu mesafeden nefret ediyordu, ama Voldemort’tan başka hiçbir şeye odaklanamıyordu. Gözlerini her yumduğunda, gözlerinin önünde o korkunç mezar beliriyor, Voldemort’un kan dondurucu kahkahası kulaklarında çınlıyordu. Mezarı yok etmeyi henüz kimse başaramamıştı.

Lily James’le konuşmak için elinden geleni yapıyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu, ama söylediği hiçbir şey onun fikrini değiştirmesine yaramıyordu. Remus ile Sirius da ellerinde olan tek seçeneği kullanıp, Voldemort’u yok etmesi için James’e yardım ediyorlardı.

Harry’nin on yedinci doğum gününe tam altı gün kalmıştı. Havanın açık olduğu bir sabahtı; havada hafif bir meltem vardı ve güneş parıl parıl parlıyordu. Lily ile Damien ön bahçeye son bir dokunuş yapmak için dışarıdaydılar. Damien, James ile Sirius’u onlara yardım etmeye ikna etmeye çalışmış, ama her ikisi de mezarı yok etmenin yollarını aramakla meşgul oldukları için onu geri çevirmişlerdi. Mezarla ilgili dedikodular gazetelerin sayfalarını süslemeye devam ediyor ve mezar, Hogsmeade’de durmaya devam ettikçe, Büyücülük Dünyası’nda korkunun daha da büyümesine yol açıyordu.

James ile Sirius tam bir fikrin üzerinden geçiyorlardı ki, ofisin kapısı açıldı ve Harry içeri girdi. James son günlerde Harry’le konuşma şansını pek yakalayamıyordu. Bir süre büyük oğlunu incelemek için durdu. Harry, üzerindeki kotu ve soluk mavi renkli tişörtünü giymiş bu haliyle, kendi yaşıtı üç adamla aynı anda düello edip onları öldürebilecek kabiliyette birine hiç benzemiyordu. Voldemort’un yanında büyümüş gibi de görünmüyordu. Tam yaşının adamı gibi görünüyordu; özellikle de, yüzüne –tıpkı şu anda olduğu gibi– bir gülümseme yerleştirdiği zamanlarda.

“Selam,” dedi Harry, içeri girip kapıyı arkasından yavaşça kapatarak.

“Selam, bir şey mi oldu?” diye sordu James; Harry onu görmeye daha önce hiç gelmemişti, özellikle de ofiste olduğu zamanlarda.

“Yok bir şey. Sadece ne yaptığınızı merak ettim,” diye cevapladı Harry, James ile Sirius’un oturdukları yere doğru yürüyerek.

“Aslında, dünyanın geri kalanı dışarıda havanın tadını çıkarırken, siz ikinizi buraya kitleyen şeyin ne olduğunu merak ettim,” diyerek sözlerini düzeltti Harry.

James Harry’ye baktı; Harry’nin göz alıcı yeşil gözleri ona dikilmiş, yüzünde arsız bir sırıtışla bakıyordu.

“Seherbazlık işleri, işte,” diye yanıtladı James.

“Seherbazlık, demek! Yani, Seherbaz’lar çalışıyor mu diyorsun? Hadi oradan,” diyerek takıldı Harry, James ile Sirius ona yalancıktan sinir olmuş bakışlar atarken.

“Bizimle burada alay edeceğine, çıkıp güneşin tadını çıkarsana sen,” dedi Sirius.

“Siz de gelin, o zaman. İkiniz de buraya kapanmak yerine, dışarı gelin,” dedi Harry.

“Harry, lütfen, yapmamız gereken tonla iş var. Bitirir bitirmez gelip size katılacağız,” dedi James, ona, yorgun bir sesle. Son zamanlarda fazla uyumuyordu.

Harry, babasına alayvari bir bakış attı.

“Nasıl yok edeceğinizi bulamazsınız. Onu Voldemort yarattıysa, o yok edene kadar da orada kalacak demektir,” dedi Harry, ona.

James, Harry’nin neden bahsettiğini bir an için anlamadı.

“Ne?” diye sordu.

“Mezar, diyorum. Hani şu, yok etmenin yollarını aradığınızı tahmin ettiğim mezar,” diye cevapladı Harry, sakince.

James de Sirius da yüzlerinde inanamayan ifadelerle Harry’ye bakıyorlardı. Harry mezarı öğrenmişti. Ama neden olması gerektiği gibi korkmuş ya da üzülmüş görünmüyordu? Nasıl bu kadar sakin bir şekilde durabiliyordu?

“Sen… bunu… nereden öğrendin?” diye sordu James, güç bela bir sakinlikle.

Harry tekrar gülümseyip cebinden Gelecek Postası’nın bir nüshasını çıkardı. Gazetenin tarihi iki gün öncesini gösteriyordu. Ön sayfa baştan sona siyah mezarın fotoğrafıyla kaplı duruyordu. James’in gazeteye bakarken tüyleri diken diken olmuştu.

“Bunu dün buldum,” diye cevapladı Harry.

“Bu, bizim imha etmiş olmamız gerekenlerden biri değil mi?” dedi Sirius, James’e pis bir bakış atarak. James ise, Potter Malikânesi’ne giren tüm Gelecek Postası nüshalarını yok ettiğine emindi. Bu nüshası nasıl olmuştu da elinden kurtulmayı başarmış olabilirdi?

Harry daha fazla bir şey söylemedi ve elindeki gazeteyi masanın üzerine attı. James ile Harry birbirleriyle uzun uzun bakıştılar. Hiçbiri konuşmuyor ya da gazeteye doğru bir hamlede bulunmuyordu.

“Ee, ben bir gidip Damien ne yapıyormuş ona bakayım,” dedi Sirius, ayağa fırlayıp hızla odayı terk ederek. James ile Harry’nin arasında uzun bir konuşmanın geçeceğini biliyordu.

Sirius gittikten sonra, James derin bir nefes aldı.

“Bunu senden sakladığım için bana kızgınsın, değil mi?” diye sordu.

Harry cevap vermeden önce gözlerini babasından hiç ayırmadı.

“Sana kızgın değilim,” dedi.

James bunu duyunca biraz rahatlamıştı. Ama yine de, Harry’le bu konuyu nasıl konuşacağını bilmiyordu. Ne söyleyebilirdi ki?

“Malikânede kalmam için bana söz verdirmenin sebebi buydu, değil mi?” diye sordu Harry, usulca.

“Evet,” diye cevapladı James, alçak bir sesle.

Harry, babasının sandalyesine yaklaştı.

“Benim evden çıkmamı yasaklayacak kadar korktun mu bundan? Bu biraz fazla değil mi, sence?” diye sordu, normal bir ses tonuyla.

“Fazla mı? Benim buna olan tepkimi fazla mı buluyorsun? Merlin, Harry! Nasıl bir belanın içinde olduğunun farkında değil misin?” James, Harry’nin bu olayı bu kadar sakin karşılamış olmasına inanamıyordu.

Harry babasının tepkisine gülümsedi, ama bu seferki gülümsemesinde bir parça hüzün vardı.

“Benim başım ne zaman beladan kurtuldu ki? Voldemort zaten ben doğmadan önce bile beni öldürmek istiyordu. Onun bu hareketlerine şaşırmamalısınız. Hatta onun gidip böyle bir şey yapmış olmasına minnettarım. En azından, artık bana olan gerçek hislerinde dürüst davranıyor.”

Harry cümlesini bitirirken başını yere eğmişti. Harry’nin sesindeki kırgınlığı yakalayınca, James’in kalbi tekledi. Bu, onun için çok zor olmalıydı.

“Harry…” diye başladı James, ayağa kalkıp ona doğru yürümeye başlarken.

“Bu yaptığı, hiçbir şeyi değiştirmez. Voldemort’un bu mezarı yapmış olması, hiçbir şeyi değiştirmez. Bu mezar olmadan önce de peşimdeydi, bu kalkınca da yine peşimde olacak,” diyerek araya girdi Harry, James önüne gelip dururken.

“Peki, bu, onun hakkında düşündüklerini değiştirir mi?” diye sordu James. Bunu merak ediyordu. Harry, Voldemort’un ona yönelttiği tehdidi gördükten sonra, ona saldırmayı ister miydi?

Harry James’e baktı; gözleri birbirlerine kenetlenmişti.

“Dediğim gibi, hiçbir şeyi değiştirmez,” dedi Harry, usulca.

“O benim canımı yakmak istiyor diye, ben de onunkini yakacak değilim. Bu öyle bir şey değil. Olur da, o gün bir gün gelirse, onunla yüz yüze gelirsem… ben… yapamam… onun canını yakamam,” diyerek sözlerini bitirdi Harry; çaresizce James’in onu bu noktada anlamasını istiyordu.

James ise bunu bir dereceye kadar anlıyordu. Voldemort onu büyüten adamdı. Harry’yi, onu sevdiğine ve önemsediğine inandırmıştı. Harry için tüm bunların koca bir yalan olması da, on beş yıl boyunca ‘baba’ dediği adamın onu öldürmek istediğini bilmesi de çok zordu.

James, elini, teselli edercesine Harry’nin omzuna koydu. Omzunu hafifçe sıkarak onu anladığını belirtip başını aşağı yukarı salladı.

Harry, babasına rahatlamış bir halde baktı. Voldemort’a olan hislerinin karmakarışık olduğunu biliyordu ve onu neden öldüremediğini herkesin anlamasını beklemiyordu. Çoğu, Voldemort’un Harry’ye gösterdiği sahte şefkatlerin acınası olduğunu düşünebilirdi, ama Harry ise ona olan merhamet duygusunun önüne geçemiyordu. Onun duyguları yalan değildi. Harry gerçekten de Voldemort’u babası olarak çok sevmişti. Hortkuluk’ları yalnızca ondan intikam almak için yok etmişti; onu öldürmek için değil…

Harry, karşısında yorgun argın duran adama baktı. Gözlerinin altında siyah halkalar vardı ve cildi de biraz solgundu. Harry, babasının bu siyah mezardan ne kadar etkilendiğini görebiliyordu. İçinden babasına karşı çok güçlü bir sevgi hissediyordu.

“Hadi, baba. Şu savaşa bir çözüm yolu aramayı bırak. Bu senin işin değil. Voldemort konusunda duyduğun endişe seni hiçbir yere götürmez. Dışarı gel ve bizimle günün tadını çıkar,” dedi Harry, yeniden sakin bir şekilde.

“Harry, yapamam. Yapmam gereken işlerim sahiden çok,” dedi James, üzerinde dağılmış parşömenlerin olduğu masasına bir bakış atarak.

“Eğer şu an benimle dışarı gelirsen, seninle Quidditch oynayacağıma söz veriyorum,” dedi Harry, Quiddicth’in James’le olan bütün tartışmalarda galip geldiğini bilerek.

James yeniden masasına bir göz atarken, hâlâ pek emin görünmüyordu.

“Hadi, baba. Bu sefer kazanmana izin vereceğim,” dedi Harry, yüzünde pis bir sırıtışla.

James cevap verirken Harry’ye dargın bir bakış attı.

“Pardon? Bana izin vermene ihtiyacım yok. Oyunu hakkımla kazanabilirim!” dedi, kapıya doğru harekete geçerken.

“Tabii canım, hakkınla,” dedi Harry, parmaklarıyla ‘hakkında’ kısmını tırnak içinde göstererek.

James, Harry’nin yaptığı işarete güldü ve baba oğul, ailenin geri kalanıyla günün tadını çıkarmak üzere kapıdan dışarı çıktılar.

#73: Geri Dönüş

Çeviren: Tuba Toraman

fC ve Tuba Toraman

Fantastik Canavarlar genel içerik editörü.

Yorumlara bak