J.K. Rowling ve Polisiye Üzerine Biraz Konuşalım

jk-rowling-guguk-kusu

J.K. Rowling’in Robert Galbraith takma adıyla yazdığı ve şu sıralar televizyon filmine uyarlanıyor olması gereken ilk Polisiye denemesi The Cuckoo’s Calling’i (Guguk Kuşu) muhtemelen duymuşsunuz ve hatta belki okumuşsunuzdur da.

Kitap ve genel olarak Rowling’in Polisiye ile olan ilişkisi üzerine bir yazı yazmayı ne zamandır istiyordum. Ancak kitabı okuyalı iki yıldan fazla bir zaman geçtiği için yazıya başlamadan önce oturup bir kez daha okuma ihtiyacı hissettim. Yazıda spoiler olmayacak, o yüzden yazıyı okuyabilmeniz için sizin de kitabı okumuş olmanız şart değil, ama okumuş olmanız spoiler olmaması için üstü kapalı verdiğim örnekleri anlamanıza yardımcı olur.

The Cuckoo’s Calling’i beğenen ve beğenmeyen birçok insan olsa da hakkında çokça yazılıp çizildiğini göremezsiniz. Çıkalı epey uzun bir zaman olmasına rağmen yazarın diğer kitapları kadar ses getirmediği gerçeği görmezden gelemeyeceğimiz kadar ortada. Bu konuda pek ses eden de olmuyor, çünkü koskoca bir nesil büyürken okudukları kitapları yazmış olan yazarla aralarında derin bir bağ olduğunu hissediyor. O yüzden ben de burada hangi tarafta olduğumu –en azından ilk başta- açıkça söylemek yerine bazı sorular sormayı tercih edeceğim. Öncelikle, Polisiye nedir? Nasıl bir türdür? Bu sahiden de Rowling’in yazdığı ilk Polisiye eser miydi? Bu soruları birlikte cevaplamayı deneyelim. Daha sonra Rowling’in metnine konuştuklarımız üzerinden bir bakış atacağız.

Birileri size her iyi edebi eserde zaten Polisiye bir kurgunun olduğunu söylerse şaşırmayın. Burada “Polisiye” ile aslında kastettikleri niteliğin, metnin bir noktasında vurucu etkinin yaşanması için çözülmesi gereken bir düğüm olduğunu varsayıyorum. Bu aynı zamanda Aristoteles’in Poetika’da “Bilgisizlikten Bilgiye Geçiş” olarak adlandırdığı şeye denk düşüyor. Aristoteles’e göre Bilgisizlikten Bilgiye Geçiş, Baht Dönüşü ile aynı anda gerçekleştiğinde, trajik etki en üst düzeyde hissedilir. Bunun en net görüldüğü örnek ise Kral Oidipus tragedyasıdır.

Bugün ille de bir trajik etkiden bahsetmek zorunda olmasak da, benzer bir haz için yine Aristoteles’in kuramsallaştırarak temellerini attığı aynı ilkelere muhtacız. O günden beri bu kuramın üzerine ekleyerek, onu genişleterek, bazen dışına çıkarak, edebi yazını geliştiriyoruz.

Polisiye/Dedektiflik olarak adlandırdığımız türdeki eserler ise bu bilgisizlikten bilgiye geçiş sürecini çoğu zaman bir cinayet teması etrafında şekillendirerek bize sunan yapıtlardır.

Ancak bizi bilgisizlikten bilgiye geçişe götürecek olan araştırma sürecinin ille de bir adli vaka etrafında örülmesi gerekmez. Ya da bu adli vakanın koşulları, içinde yaşadığımız gerçeklikten çok farklı olabilir.

Türü “Polisiye” terimiyle belli sınırlar içine sokuyor gibi görünsek de, suçu araştıran kişinin her zaman bir polis ya da aslen bir dedektif olması bile gerekmez. Tam tersine, başka mesleklerden araştırmacılar suça farklı bir bakış açısı getirerek duruma lezzet katarlar. Yani olayın merkezinde “gizemin araştırılması” yatıyor.

Benzer bir şekilde, George R.R. Martin’in Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı olan Taht Oyunları’nda olayı kuran, tetikleyen şey “Jon Arryn’i kim öldürdü?” sorusudur ve araştıran kişi de Ned Stark’tır.

Birçok iyi eserin içinde bilgisizlikten bilgiye geçme çabası yattığı için, türlerin artık fazlasıyla birbirine geçtiği bir çağda Polisiye terimini, bu çabayı, yani araştırmayı merkeze alan eserleri diğerlerinden ayırmak için kullanıyoruz. Yine de bazen hangi unsurun baskın olduğu o kadar da belirgin olmayabiliyor ve türleri birbirinden ayırmak güçleşiyor. (Hadi türler hakkında konuşalım: Neil Gaiman ve Kazuo Ishiguro Söyleşisi)

Şimdi Harry Potter kitaplarına bir daha bakın.

Felsefe Taşı’nı çalmaya çalışan kim?

Sırlar Odası’nı açan kim?

Black’in şatoya girmesine içeriden yardım eden kim?

Harry’nin adını Ateş Kadehi’ne koyan kim?

Her kitapta gizemin nasıl kurulduğuna, şüphenin nasıl birçok karakter üzerine ustaca dağıtıldığına ama gerçeğin en başından beri apaçık bir şekilde gözümüzün önünde olduğuna dikkat edin. The Cuckoo’s Calling sahiden de Rowling’in yazdığı ilk polisiye miydi? Cevabı siz verin.

Harry Potter serisi yıllar boyu Rowling’in bu türde nasıl yetenekli olduğunu görmemize ve bir gün iyi ve klasik bir Polisiye eserle karşımıza çıkmasını dilememize sebep oluyordu. Nihayet bu dileğimiz gerçekleşti.

Harry Potter kitaplarında dedektiflik konusunu başka bir yazıda yine birlikte, bu defa daha detaylı bir şekilde ele alacağız. Ancak The Cuckoo’s Calling’e geçmeden önce, sabrınızı -çok değil- bir parça daha zorlamam gerek.

Şimdi karşımıza zorlu bir soru daha çıkıyor. Her iyi edebi eserde Polisiye bir kurgunun olduğu görüşünden bahsettik. Peki her Polisiye eser edebiyat mıdır? Güzelleştirilmiş bir dil, yan olaylar, detaylı tasvirler, derinlikli karakterler, düşündürücü bağlantılar ya da içten olmayan, gereksiz, boş sözler, süslü sözler; yani  “edebiyat” içerir mi? Kimileri evet, kimileri hayır. Ama unutmamak gerek ki, bütünlerine bakınca, saf kurmaca halleriyle de, hepsi özelliği bu yalınlığı olan birer edebi eserdir aslında. Edebiyat kapsamı geniş ve birden fazla anlamı olan bir kelime.

“Filmleri, içeriğinden çok öncelikle görsel etkisiyle değerlendiririz. Bu, sinemaya karşı yapılan büyük bir yanlıştır, tıpkı bir romanı yalnızca diliyle değerlendirmeye benzer.” Orson Welles

Ancak sahiden de Polisiye, diğer tüm kaygıları bir kenara bırakıp yalnızca bilgisizlikten bilgiye geçiş etkisini en çarpıcı seviyeye ulaştırmaya çalışmak üzerine yoğunlaştığı için uzun süre edebiyattan sayılmamıştır. Bu işi yapanların bunu maddi kaygılarla yapması ya da “suya sabuna dokunmayan” bir kaçış evreni yaratması da bu savı ortaya atanları desteklemiştir. Zira o zamanlar kimi akımlara sıkı sıkıya bağlı olanlar için edebiyatta kaçış mefhumu affedilemez bir günahtı. (Bu konuyla ilgili başka bir yazı için bkz:  19 Yıl Sonra Kaçış Edebiyatı’na Bir de Kelid Aynası’ndan Bakın)

Fakat yazarın yazdığı şeyden “maddi beklentisinin de olması” ya da “tamamen maddi beklentiyle yazması” farklı şeyler olmakla birlikte, ikisi de suç değildir. Yazarın metni hangi amaçla yazdığı, bizzat kendisinin beyanına rağmen aslını bilemeyeceğimiz, bizim ulaşmamıza imkan olmayan, tamamen göz ardı edebileceğimiz bir bilgidir ve metinden çıkaracağımız anlamla da, almamız gereken muhtemel sanatsal hazla da hiçbir ilgisi yoktur.

Yazarın kaygısı ister edebiyat olsun, ister de yalın bir gizem ve çözümünü en çarpıcı şekilde sunmak; şu inkar edilemez bir gerçek ki, Polisiye kurgu basit görünümüne rağmen yazılması son derece zor bir türdür. Çözüme ulaştığında çok basit görünen bir olayı, kısıtlı bir bakış açısından anlatarak tam bir muamma gibi göstermek, bir yandan da birçok anlama gelebilecek ama sonunda mantıksal olarak sadece birisinin doğru olması gereken birçok göstergeyle ve yan karakter hikayecikleriyle doldurarak şüpheyi karakterlere dağıtmak, okuru tuzağa düşürmek, hiçbir açık kapı bırakmadan okuru olaya inandırmak, yazar edebi kaygı gütmese bile en üst düzeyde kurmaca kabiliyeti gerektirir. Yani iyi bir Polisiye yazarı, iyi bir edebiyatçı değilse bile, kesinlikle çok yetenekli bir yazardır diyebiliriz.

S. S. Van Dine

S. S. Van Dine

Van Dine gibi Polisiye yazarları Polisiyede edebi kaygılara, betimlemelere, atmosfer yaratma çabasına, detaylı kişilik analizlerine yer olmadığını ve dedektiflik kurmacasının tek amacının bir gizemi sunmak ve onun çözümünü göstermek olduğunu ileri sürerler. Yani bu görüşe göre bir metin, işin araştırma kısmı dışında kalan her şeyi kırpılıp kurgusu yalınlaştırılabildiği derecede Polisiyedir. Buna karşın, Umberto Eco‘nun dediği gibi Kral Oidipus tragedyasındaki en ilginç şeyin sadece öykünün “dedektiflik” kısmı olduğunu düşünmek de onu çok hafife almak olur. Çünkü gizem çözüldüğünde olayların bağlanış şekli okuyanı karakter, yasa, suç, eylem ve kader hakkında ilginç düşüncelere sevk etmektedir.

Keza Eco’nun Gülün Adı adlı eseri ve Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı da, Polisiye’nin eğer istenirse o kadar basit olmayabileceğinin birer kanıtı. Öyleyse burada seçim yazara kalmış gibi görünüyor. Peki Rowling bunlardan hangisini seçmiş? Elimizde 532 sayfalık bir metin var. Yazar bunca sayfa boyunca edebiyat yapmaya mı girişmiş, yoksa Van Dine’ın kurallarına sadık kalarak yalnızca olayı mı sunmuş? The Cuckoo’s Calling’i nasıl okumalıyız?

Öyleyse romana geçmeden önce son bir şeyi daha konuşsak yerinde olacak.

İki dünya savaşı arasındaki dönem, Polisiyenin Altın Çağ’ı olarak adlandırılır. Bu dönemin öncüleri ise Edgar Allan Poe, Arthur Conan Doyle, Gaston Leroux ve Wilkie Collins gibi yazarlardır. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Polisiye edebiyatta bir patlama görülür. Öncü yazarların şekillendirdikleri metot bu dönemde genişletilerek, yalınlaştırılarak daha da ileriye götürülür. Agatha Christie, Van Dine, Anthony Berkeley, Georges Simenon gibi daha başka birçok yazar ortaya çıkar. Amerika’da Kara Roman kendini gösterir. Ancak Kara Roman ile kendisinden önceki örnekler arasında ciddi karakteristik farklılıklar vardır. Kara Roman kendisinden önce gelen romanlara neredeyse hiç benzememesine rağmen, onun için “Dedektiflik romanı değildir,” diyemezsiniz. Tam tersine, Polisiye’nin ne olduğunu ve ne olabileceğini çok iyi anlamış ve klasik Polisiye’nin boş bıraktığı bir alanın yarattığı ihtiyaçtan doğarak kendini göstermiştir.

Polisi küçümseyen, gerçeği öğrenmeye takıntılı, üstün zekalı, kibar ve centilmen dedektif tipine aşinasınızdır. “Kim yaptı?” tarzındaki bu klasik Altın Çağ eserlerini okurken, analitik bir zekanın işleyişini görmekten müthiş bir haz alırız. Okur bir süreliğine kendini çoğunlukla dış dünyadan izole edilmiş bir mekanda, içinden çıkılmaz gibi görünen bir gizemle çevrili bulur. Gizemi çözmeye çalışsa da bir noktadan sonra ipin ucu kaçar, ya tamamen kaybolur ve pes ederek kendini dedektifin çözümüne bırakır, ya da yazarın tuzak olarak yerleştirdiği göstergelerin peşine düşerek sonunda yanlış bir sonuca varır. Bu bakımdan Altın Çağ romanları okurun kaçış ihtiyacını da karşılar. Büyük Savaş sonrası dönemin kaotik atmosferini düşününce, okurların bir süreliğine bu dünyadan kaçmak istemelerine şaşmamak gerek.

İşte Polisiye de tam bu noktada insanların imdadına yetişiyor ve eserler çeşitlenerek sayıları artıyor. Ancak bu kaçış evrenin bir bedeli var: Roman karakterlerinin ve işledikleri suçların toplumsal yapıdan bağımsız olması. Suçluya bakarsanız bir burjuvadır, ancak işlediği suçun bununla doğrudan görünen hiçbir ilgisi yoktur. Altını eşelediğinizde karşınıza bunun çıkacağını bilirsiniz, ama romanda bunun üzerinde hiç durulmaz.

Bunun bir sebebi, dünyadan bıkmış okurun tam da bu durumu seviyor olması, diğer bir sebebi de romanların yazarlarının da burjuva olmalarıdır elbette. İçten içe sistemi savunur ve suçu bireyselleştirirler, suçluyu marjinalleştirirler. Onun toplumsal eşitsizlikle olan alakasını görmezden gelirler. Suçun bir “en başı” vardır, o kişi devrildiği takdirde sorunlar bitmiş gibi yapılır.

Bunun en belirgin örneği, tamamen kişisel motivasyonlarla hareket ettiği söylenebilecek James Moriarty’dir elbette. (Harry Potter serisi için de Lord Voldemort’u örnek verebiliriz. Onun etrafında toplanan alt tabakanın, Kapkaçırcıların, sahtekarların nereden geldiklerini, neden suça bulaştıklarını ve sonunda birer piyona dönüştüklerini hiç sorgulamayız. Oysa bu tipler, İngiliz Sanayi Devrimi ile birlikte köylerden kentlere göçmek zorunda kalan ve içine düştükleri sefalet nedeniyle özellikle Londra’yı kaynayan bir suç kazanına çeviren kitlenin bir izdüşümünden başka bir şey değildirler. Ancak seride çoğu zaman onların bu köklerine hiç değinilmez ve seçimleri bireyselleştirilerek basit bir iyi-kötü karşıtlığına indirgenir. Gri bir karakter olarak Mundungus bir Yoldaşlık üyesidir, yani iyidir, ancak neden aynı zamanda hırsızlık da yapmak zorundadır ki? Onunla hiç empati kurar mıyız?)

Hal böyle olunca, klasik bir Altın Çağ romanında sadece içinden çıkılmaz gibi görünen ilginç mizansenler yaratmak için ortaya atılmış gibi duran cinayetlerle karşılaşırız. Cinayetin nedeninin o kadar da önemi yoktur, bir şekilde olmuştur işte, romanı elimize alırken buna inanmaya hazırızdır. Cinayetin nedeninden ziyade önemli olan nasılıdır ve nedeni de nasıl sorusunun içinde ele alınır. Karakterlerden birisi sırf olayın başında öldürülmek için oraya konur, onun dışında bir işlevi ya da herhangi bir önemi de yoktur.

Tipik Altın Çağ romanları suçun toplumsal eşitliksizlikle olan alakasını görmezden gelirken, Kara Roman hikayelerini işte tam da bu noktadan çıkartır.  Bu görmezden gelişin yarattığı farkına varma ihtiyacını karşılar ve okuru gerçek dünyaya geri döndürür. O kibar ve entelektüel dedektiflerin yerini, yalnız, kavgacı, sorunlu, alkolik, alaycı, ahlaksız görünümlü, güzel kadınlara düşkün dedektifler ve onların özel dedektiflik büroları alır.

Ekonomik buhranın ve kapitalizmin yarattığı kravatlı çeteler, gangsterler, kaçakçılık, aldatma, her türlü adi suç ve yozlaşma hikayeye dahil olur. Kara Roman’da suçun, bu şartların insan üzerindeki baskısının bir sonucu olarak ortaya çıktığını açıkça görürüz. Böyle bir dünyada cinayet çok sıradandır; sırf etkileyici durması için oluşturulmuş karmaşık tiyatral mizansenlerle önümüze konulmaz, sıradan olduğu ölçüde gerçektir.

Olaya inanabilmemiz için sağlam bir cinayet sebebi şarttır. O sebep de toplumsal eşitsizliğin bir ürünüdür. Esas çözülmesi gereken şey cinayetin nasıl gerçekleştiği değildir, çünkü bu husus genelde gayet basittir. Cinayet sebebi ve cinayetin ardındaki “entrika” ya da böyle bir dünya için daha uygun bir kelime olan “kumpas,” esas çözülmesi gereken düğümdür.

Böylece olay örgüsü çözülürken, olayların geçtiği toplumun düzeni de önümüze serilir. Karakterler motivasyonlarını toplumsal eşitsizlikten alırlar ve bu gizlenmez. Romanda şehir, dünya, başlı başına bir karakterdir. Asıl olarak seyrettiğimiz şey, insanların onun içinde harcanıp gitmeleridir. (Bu yüzdendir ki Cyberpunk‘ın ve genel olarak distopyaların öngördüğü dedektif biçimi de büyük ölçüde Kara Roman’ınkiyle aynıdır.)

Bu hikayelerde okuru asıl etkileyen şey karakterlerin o dünya içindeki seçimleridir, Altın Çağ’ın aksine gizemin kendisi ya da cinayetin ne kadar ilginç bir şekilde işlendiği değil. Poirot’nun yaşamı, hayat karşısındaki tavrı bizi çok az ilgilendirir ve kitabın konusu değildir. Oysa Kara Roman’da bu hayata karşı duruş, yapılan ahlaki seçim, romanın bel kemiğidir. Kara romanlardaki dedektiflerin yaşamları sorunlarla, geçmişleri hatalarla doludur; kurnaz, ahlaksız görünürler, alaycıdırlar, paragöz ve çıkarcıdırlar, silah kullanırlar, şiddete başvururlar, dayak yerler; ancak çatışmanın kilit noktası olan o ahlaki ikilem ile karşı karşıya kaldıklarında, ahlak maskesi arkasındaki yozlaşmış siyasetçilerin, para babalarının aksine kesinlikle bazı kurallardan taviz vermedikleri, zengin olmak için onlarla işbirliği yapmadıkları görülür. Bu bakımdan o ana kadarki görünümleri ve çevreleriyle aralarında bir tezat oluşur ve gerçekte kimin ne olduğu böylece ortaya çıkmış olur. Dedektifin yozlaşmadan sınıf atlaması mümkün değildir, böyle bir dünyada onun bütün alabileceği, aşağı görülen düşük bir yaşamdır. Yani dedektifin olayı çözmesi çoğu zaman kişisel olarak kaybetmesi anlamına gelir. Olayı çözüp aslında kazanıyor gibi görünürken, parayı, sevdiği kadını ve daha birçok şeyi de kaybetmek pahasına doğru bir seçim yapması sayesinde, yaşadığı dünyada değilse bile bizim gözümüzde yükselir.

Ayrıca dedektif karakteri öykü boyunca sabit bir Doğrucu Davutlukla okuyucuyu sıkmaz. Kaypak, alaycı ve muziptir, güven vermez, kimin tarafında olduğu ya da ne yapacağı genellikle olay boyunca belirsizdir, geçici olarak suçlularla işbirliği yapıyormuş gibi görünse de son anda bunu kumpası çözmek için yaptığı ortaya çıkar. Ancak bu noktadan sonra aslında kimin ne kadar güvenilir ve gerçek iyi olduğu anlaşılır.

Şimdi buraya kadar hep başka konulardan bahsediyor gibi görünsek de birazdan fark edeceğiniz üzere aslında bizim romandan başka bir şey konuşmadık. Bir kez daha soralım, Rowling bunlardan hangisini seçmiş, yoksa bu ikisini harmanlamış mı, öyleyse bunu ne kadar başarabilmiş? Kitabı okuduysanız eğer, bu satıra gelene kadar kafanızda kendi cevaplarınız şekillenmeye başlamış olsa gerek. Aynı soruları Harry Potter serisi için de cevaplayabilir misiniz?

jk-rowling-guguk-kusu-2

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, The Cuckoo’s Calling bir kaçış edebiyatı değil, böyle bir beklentiyle okumaya başlayanlar hayal kırıklığına uğrayacaklar. Zaten her şeyin sinir bozucu derecede gerçek olduğu bir yaşamda, can sıkıcı gerçeklerden kaçıp afili bir dedektiflik evrenine değil de, yine can sıkıcı gerçeklerle dolu bildiğimiz dünyaya giriverince, insan elinden oyuncağı alınmış gibi hissediyor biraz kendini ama olsun, yapacak bir şey yok, bu tamamen kişisel bir arzu. Siz bundan gayet memnun da kalabilirsiniz.

Yani evet, bu romanda karakterler motivasyonlarını büyük ölçüde toplumsal koşullardan alıyorlar. Bu yüzden Kara Roman’a yakın duran bir metinle karşı karşıyayız denilebilir. Ünlü manken Lula Landry biz onunla tanışamadan ölmüş olan ve öykü boyunca sürekli başkalarından dinlediğimiz genç ve güzel bir kız. Cormoran Strike ise onun ölümünü araştıran özel dedektifimiz.

Rowling bir Sam Spade ya da Philip Marlowe, Sherlock Holmes ya da Hercule Poirot gibi uzlaşılması zor olsa da sevilesi, insanı peşinden sürükleyecek yeni bir karakter yaratmak ve sayfalar boyunca onun bu özelliklerine sebep olan geçmişini, şimdisini ve gelecek arzusunu irdelemek çabasında bulunmamış. Strike, kapak içi yazısında Mike Cooper’ın belirttiğinin aksine ne belalı, ne de haşin. Hatta sinir bozucu derecede “iyi çocuk.” Ülkesini seven eski bir asker, otoriteyle barışık hatta bunun özlemini çeken, sorunu oyunla değil oyuncuyla olan, sözüne ve borcuna sadık bir Doğrucu Davut.

Evet, bir Kara Roman özellikleri taşıyormuş gibi görünen metin burada tıkanıyor. Strike’ın ahlaki yanını bir Kara Roman dedektifinin ahlaki seçimleriyle bağdaştırmaya çalışsanız bile, Strike hikayenin sonuna kadar nasıl bir seçim yapacağı kestirilemezken sonunda çevresindekilerin aksine en ahlaki seçimi yaparak görünümüyle zıtlık yaratan bir karakter değil, en başından beri hep doğrucu, sadece doğrucu. Üstelik olayların en başından beri hep bu yüzünü takınarak dolaşması okurken biraz sıkılmanıza da yol açıyor. Karakterler motivasyonlarını toplumsal yapıdan alırlarken metnin suça bakışının yine bireysel olması, metnin Kara Roman özelliğini bir kere daha baltalamış oluyor.  Bireyin iyiliği ve bununla sınıfsal sorunlara getirilen geçici çözümler. “Aslında zenginler iyi olsa hiç sorun kalmaz, zenginlerden başlayarak tüm bireyler iyi olursa sorunlar çözülür, zenginlere örnek olacak modeller, vicdanlarını etkileyerek onları harekete geçirecek olaylar gerekir. Fakirsen bir şekilde piyangoyu kazan, iyi ol. Çirkinsen estetik yaptır, güzel ol. İyi olan parayla ödüllendirilir, kötü olan fakir kalmaya mahkum olur.” Bütün bunlardan biraz sıkılmadık mı? Strike’ın bu noktada aldığı karar ise ahlaki olmaktan çok, anlamsız bir gururdan ibaret. The Cuckoo’s Calling kapitalizm eleştirisi konusunda kesinlikle Kara Roman’ın cesaretine sahip değil. O halde neden bu tarz? (Burada bir parantez açıp Weasley’lerin sahiden de önce piyangoyu kazandıklarını, sonra Harry’nin Üçbüyücü Turnuvası ödülüyle sermayeye kavuştuklarını hatırlatma ihtiyacı hissediyorum. Rowling eski alışkanlıklarını bu kitapta da sürdürüyor.)

Karakterlerin motivasyonları toplumsal kökenli olsa da, karakterlerin işlenişi ve gizemin kurulumu, sunumu ve çözümü tipik Altın Çağ metodu. Soruşturma aynı metodla yapılıyor. Olay bir yapboza dönüşüyor. Dedektifin tek amacı olayı çözmek ve ahlaki tutumunun bunda bir payı da yok. Buna bir de metnin suça bireysel bakışı eklenince elimizdeki roman bir anda klasik bir Altın Çağ romanına benzemeye başlıyor. Ancak bu da tam olarak kurulmuş bir yapı değil.

Karakterler yerine her kitapta kendisine has aynı belirli arketipleri farklı rollerde kullanarak, amacı sadece bir gizemi sunmak olan kısa bir Agatha Christe romanının, olay çözüldükten sonra varoluş amacını tamamladığı için birkaç cümle içinde çabucak finale bağlanmasını anlayabiliriz. Olay içindeki rolleri dışında karakterlerin yaşamı üzerinde herhangi bir analiz yapılmamıştır, bu yüzden karakterlerin olayın çözümünden sonraki durumlarına bir dönüş yapılmaz, metin genellikle olayın çözüldüğü yerde biter.

Rowling ise 532 sayfa boyunca bize sadece olayı anlatmıyor. Aslında gizemin bir kısa hikayeye bile sığacak kadar basit bir kurgusu var. Fakat Rowling bol bol lafla, bol bol edebiyatla, gizem dışında kalan konularla karakterlere bir roman derinliği kazandırmak için üzerlerinde yüzlerce sayfa uğraşıp metni uzatıyor, bizi onların tüm hayatına dahil ediyor. Ancak gizem çözüldükten sonra dönüp en azından birkaç kilit karakterin durumuna son bir defa daha göz atmamıza, ne durumda olduklarını görmemize izin vermeden, sanki yüzlerce sayfa boyunca bize onları hiç anlatmamış kısa bir Agatha Christie romanıymış gibi öyküyü bitiveriyor. Yani Rowling metni klasik bir Altın Çağ romanına benzeteyim derken edebiyat yapmayı da yarım bırakıyor. Bu ya hiç girişilmemesi, girişildiyse de sonuna kadar götürülmesi gereken bir hareket.

Karakterler hakkında onca şey öğrendikten sonra durumlarına son bir bakış atmayı gerçekten bekliyor ve istiyorsunuz. Aksi takdirde onca şeyi boşuna okumuş olma, ya da metnin eksik bırakıldığı hissinden kurtulamıyorsunuz. Harry Potter serisi bu anlamda açıkça daha olgun metinlerden oluşuyordu. Karakterleri ve hayatlarını olay örgüsünün imkan verdiği ölçüde tanıyorduk, yazar lafla daha fazlasını anlatmaya girişmiyordu, olayların sonunda ise yine anlattığı kadar mütevazi bir dönüşle ödüllendiriliyorduk: Yıl sonu şöleni, tren yolculuğu, King’s Cross istasyonu. Ben genel olarak pek sevilmeyen On Dokuz Yıl Sonra bölümünü de bu açıdan değerlendirmek gerektiği kanısındayım.

Agatha Christie

Agatha Christie

Ortalama bir Agatha Christie romanının yaklaşık 5 katı uzunluğunda olan metinde, okuyucunun ilgisini son sayfaya kadar canlı tutacak, yer yer düşen heyecanı tırmandıracak gerilim noktaları gerek. Ama ne yazık ki kitapta bunlardan hiç yok. Bir Christie romanının uzunluğu düşünülünce bu sorun olmazken, çünkü her şey çabucak çözüme bağlanırken, bu kitapta bu unsuru da arıyorsunuz elbette. Çok laf, az gerilim, Doğrucu Cormoran. Üzücü, ancak okuyacağınız şey bu.

Konu laftan açılmışken, 15 yıldır yazarın üslubuna alışmış olanlar, alıştıkları Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu çevirisi olmamasına rağmen, Rowling’in abartılı jestler ve kara mizah içeren kendine has anlatımını, yatmadan önce içilen şekerli süt tadındaki yazım dilini satırlarda hemen yakalayabilirler. Rowling’i başka bir çevirmenden okumak konusunda tedirginlik hissediyorsanız içiniz rahat olsun, Zeynep Heyzen Ateş gerçekten iyi bir iş çıkartmış. Ancak bir diğer sorun da Rowling’in bu dil ve üslubunun metnin olmasını beklediğiniz atmosferiyle çok uyumsuz olması, mevcut atmosferiyle de oldukça garip durması. Gencecik bir kadının öldürülüşünü tarif etmeniz istense muhtemelen hiçbir atmosfer yaratma çabası olmadan bile ortaya oldukça karanlık hikayeler çıkar. Rowling ise o sütlü şekerli üslubuyla bizi merdivenlerden düşen kadınların göğüslerinden yakalanabildikleri absürd bir evrendeki, spot ışıklarının altında terleyen, simlere bulanmış bir moda dünyasına sokuyor.

Bunu da kişisel bir zevk olarak değerlendirip sizin okurken bu anlatımdan da keyif alabileceğinizi düşünebilirim. Ancaaak, Rowling’in bu absürd üslubunun gizemin tamamen mantıksal olması gereken çözümündeki devasa payını düşününce yüreğime kasvet çöküyor… Bu tıpkı bir metnin önce insanı olayın tamamen bilimsel olduğuna inandırması ama sonunda cevabın doğaüstü bir unsur çıkması gibi bir his yarattı bende. Gerçekten, romanın bütün eksikliklerini görmezden gelebilirdim; bir dedektiflik romanının yapması gereken en önemli şeyi, mantıktan ödün vermemesi gereken en kilit anı, absürd bir durumla açıklayarak kurban vermiş olmasaydı. Büyücülük dünyasında olmayışımıza aldanmayın; anlaşılan bu evrendeki kurallar da tam olarak bizim dünyamızdakiyle aynı değil. Aynı olduğunu zannederek okursanız, finalde üzülürsünüz. Rowling’in absürd anlatımını da kesinlikle göz önünde bulundurun. Fakat bu absürdlüğün sınırlarını tahmin etmenize imkan olmadığı için kendinizi baştan kaybetmiş sayabilirsiniz.

Üstelik okurken bir kenara not aldığınız ve daha sonra ne açıklanan ne de dönüş yapılan ve bir dedektiflik romanı için kabul edilemeyecek kadar abartılı tesadüfler dizisi de canınızı iyice sıkacaktır.

Cormoran Strike’ın Robin Ellacott adında yeni tanıştığı bir de asistanı var. 532 sayfanın ardından bana “Bu Robin nasıl biri, tarif et,” deseniz, edemem. Çünkü bilmiyorum, Robin’le o kadar vakit geçirmemize rağmen onu hiç tanımadım. Karakterini ele verecek ve akılda kalacak hiçbir belirgin eylemde bulunmadı desem yeridir. Kitap boyunca Strike ile ilişkileri sıradan bir işçi-işveren ilişkisinden öteye geçemedi. Her an sıkı bir arkadaşlığa dönüşecekmiş ama ne Robin ne de Cormoran aradaki uzun mesafeyi bir türlü atlayamıyormuş izlenimi uyandırıyor, fakat 532 sayfa bunun için yeterli gelmediyse, Rowling’in daha kaç sayfaya ihtiyacı vardı bilmiyorum. Yani bir Watson ya da Hastings ya da Effie Perine beklemeyin.

Peki bunca yergiye rağmen şimdi yeni bir Cormoran Strike macerası görsem hemen kapıp okumaz mıyım? Hem de nasıl okurum. (Okumadım.) Bütün eksikliklerine rağmen, The Cuckoo’s Calling sahiden de sizi içine alan, saatlerinizi kolaylıkla harcayabildiğiniz, yer yer iç ısıtan, derli toplu bir roman. Özellikle çözüme giden akıl yürütmedeki birkaç nokta sahiden de ilham verici parlaklıkta ve çıkarım zincirinin son halkasını söylerken zincirin diğer halkalarını çözmeyi bir parça da olsa okura bırakması keyif veriyor. (Onu da yapmasaymış bari.)

Üstelik sıradışı olmakla ilgi çekici olmamayı aynı anda becerebilen Cormoran’ın (Aslında hayli ilginç bir özellik.) kişisel yaşamına dair basit detayları okuması da oldukça keyifliydi. Hatta metnin en olgun ve keyifli kısımlarıydı diyebilirim, sırf bu yüzden bile bittiğinden beri gözüm çevrede yeni kitabı arıyor. (Yalan.) Tamam, kendi yazımı sabote etmeye bir son vermeliyim. Sahiden, her ne kadar ben The Cuckoo’s Calling’in kapağını kapatırken çok tatmin olmamış olsam da, Rowling’in bu işi bildiğini biliyoruz. Belli ki Muggle dünyasında ne yapacağı konusunda biraz kararsızlığa düşmüş. Ama ben yine de yeni kitabı da bir görme taraftarıyım. En azından serinin yine Zeynep Heyzen Ateş tarafından dilimize çevrilmiş ikinci kitabının tanıtım yazısı  çok daha umut verici ve merak uyandırıcı görünüyor. The Silkworm (İpek Böceği) çoktan raflarda yerini aldı.  Bunun için Pegasus’a teşekkür etmeliyiz.

silkworm

Ee, bu kadar şey konuştuk; şimdi siz cevap verin, The Cuckoo’s Calling nasıl bir kitap? Rowling’e bir şans daha verelim mi? Okumadıysanız okuyun gelin, tartışalım. Sonra ikinci kitabı da konuşuruz.

⁠⁠⁠Evapsie!
1 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir