Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı Konseri
3. FİLME KALAN SÜRE

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #6: Bir Katile Övgüler

GİRİŞ İÇİN TIKLAYIN.

1. BÖLÜM

2. BÖLÜM

3. BÖLÜM

4. BÖLÜM

5. BÖLÜM


Lord Voldemort’un o karanlık gece, Harry Potter‘ı kaçırıp öldüremeyince kendi oğlu gibi büyütmeye karar verdiği alternatif bir hayran hikâyesine ne dersiniz?
Karanlık Prens” serisini, Safina Mazhar‘ın kaleminden ve yazarın gözden geçirdiği yeni versiyon üzerinden taze bir çeviriyle sizlerle buluşturuyoruz. Karşınızda İçimdeki Karanlık cildinin altıncı bölümü!

bölüm 6

Bir Katile Övgüler

“Bu hiç adil değil!” diye söylendi Damien. Gryffindor masasında diğer Gryffindor’larla oturmuş kahvaltı yapıyordu; ama bugün her zamankinin dışındaki ruh hali, tüm keyfini kaçırıyordu.

“Biliyorum, berbat bir durum, dostum, ama ne yapabilirsin ki?” diye sordu Ron, tabağındaki yarım düzine krebi ballı şeker pekmezine batırıp gömmeden önce.

“Kaçıracağıma inanamıyorum!” diye devam etti Damien. “Haftalardır Quidditch Dünya Kupası’nı bekliyorum. Babam gelip beni alacağına söz vermişti, şimdi ise ortalıkta görünmemeye karar veriyor! Yani, ortada iptal etmek zorunda kaldığını anlatan bir baykuş bile yok.”

“Hâlâ bunun için mi sızlanıyorsun, Damien? Aslına bakarsan, bu sadece bir oyun. Babanın halletmesi gereken çok daha önemli işleri var, biliyorsun,” dedi Hermione; Ginny ile birlikte Ron ve Damien’ın yanına oturmuşlardı.

“Sadece bir oyun mu?” diye sordu Damien. “Anlaşılan, Quidditch’ten zerre anladığın yok, Hermione. Gerçi şaşırmamak lazım; bu öyle kitaplardan bakıp öğreneceğin bir şey değil.”

Beşinci sınıf Sınıf Başkanı, genç arkadaşının son sözlerini duymazdan geldi. Onun yerine, kendine bir kızarmış ekmek almakla yetindi.

“Mr Potter’ın önemli bir işi çıktığına eminim,” diye teselli etti Ginny, Damien’ı. “Her şey bir yana, böyle büyük bir maçı o da kaçırmak istemezdi.”

‘Kesinlikle haklı,’ diye düşündü Damien.

Babası neden maçı kaçırsındı ki? O her zaman en büyük Quidditch fanlarından biri olmuştu; ayrıca, okul yıllarında Gryffindor takımının en iyi Kovalayıcısı olarak nam salmıştı.

Damien babasını Seherbazlık işlerinden döndüğünden beri yalnızca bir kez görebilmişti. Çok yorgun ve bitik görünüyordu; ama yine de Damien, babasının tüm bunlardan şikâyetçi olmadığını biliyordu. Seherbaz olmayı seviyordu. Damien, zavallı babasının, Dünya Kupası’nı tamamen unutmuş halde uyuyakalmış olabileceğinden şüphelendi.

“Önemli bir işi çıksaydı, baykuşla haber gönderirdi,” diye mırıldandı Damien. “En azından, onu beklememem gerektiğini bilirdim.”

Ron tabağının üzerinden baktı ve arkadaşının kasvetli ifadesini gördü. Damien ondan üç yaş küçüktü, ama çocukluklarından beri arkadaşlardı. Ron ile Damien’ın aileleri, üyesi oldukları Yoldaşlık sayesinde düzenli olarak görüşüyorlardı. Molly ile Lily sık sık birbirlerinin evinde buluşur, çocuklarını da arkadaş olmaları konusunda cesaretlendirirlerdi. Sonuç itibariyle, Ron ile Damien da iyi birer arkadaş olmuşlardı; Ron, genç oğlanla ve onun arkadaşlarıyla vakit geçirmekten gocunmuyordu.

“Neşelen, dostum!” dedi Ron. “Mr Potter’ın gönlünü alacağından eminim. Hem daha görülecek tonla maç var.”

Damien içini çekerek başıyla onayladı. Kahvaltısına geri dönüp tabağındaki kreplerle oynamaya başladı.

“Bugün ne yapıyoruz?” diye sordu Ron, asık suratlı bir şekilde.

“Önce Hagrid’i görmeye gidip ardından da Quidditch antrenmanı yapalım mı?” diye önerdi.

“Evet, olur,” diye cevapladı Damien, yüzünde küçük bir gülümsemeyle. “Madem maçı izleyemiyorum, bari oynayayım.”

“Sen ne dersin, Ginny, oynamak ister misin?” diye sordu Ron, kardeşine.

Ginny, Hermione’yle fısıldaşmasını bölüp ona baktı.

“Ne? Aa, şey… hayır… hayır, sağ ol. Kütüphaneye gitmem gerek,” diye cevapladı; yanakları al al olduğu için yüzü hafif pembeye dönmüştü.

Damien ve Ron, iç çekip gözlerini devirmeden önce birbirlerine bir bakış attılar.

“Ginny, vazgeç artık şu işten! Onu bulamayacaksın,” diye çıkıştı Ron.

“Neyse ne, Ronald! Sen kendi işine bak,” diye onu tersledi Ginny.

Ron iç çekti. Son iki aydır saçma kız tripleriyle dalga geçip eğleniyordu, ama artık onun için üzülmeye başlamıştı.

“Onu hiçbir zaman bulamayacaksın,” diye fikrini belirtti Ron, karşılığında sert bir bakış atarak. “Daha önce hiç Hogwarts’ta bulunup bulunmadığını bile bilmiyorsun.”

“Ona hayatımı borçluyum, Ron,” diye karşılık verdi Ginny. “Yalnızca onu bulup teşekkür etmek istiyorum.”

Ron buna ne diyeceğini bilmiyordu.

Ginny, Hermione’ye döndü. Ron’un onunla alay etmesinden nefret ediyordu, ama özellikle bu konuda onunla eğlenmesinden daha da nefret ediyordu. ‘Anlamıyor!’ diyordu kendine her seferinde. ‘Orada değildi.’

Ron, bundan iki ay kadar önce, son Hogsmeade gezisini kaçırmıştı. Kafasına bir Bludger yediği için hastane kanadında yatar vaziyetteydi. Ginny ise, Hogwarts’ın geri kalanıyla Hogsmeade’e gitmişti. O günü çok net bir şekilde hatırlıyordu. Gün oldukça harika başlamıştı; Hermione ve birkaç arkadaşı ile küçük bir kafede mola vermeden önce sevdiği tüm dükkânlara uğrayıp alışveriş yapmıştı. Annesi, babası ve ağabeyleri ile öğle yemeği için orada buluşmayı kararlaştırmışlardı. Birlikte gülüşüyor, Charlie’nin gözetimindeki son ejderhayla ilgili hikâyelerle eğleniyorlardı ki, dışarıda korkunç bir patlama olmuştu; şiddeti o kadar güçlüydü ki, bulundukları kafe sarsılmıştı.

Bill ve Charlie, panik ve dehşet içinde, Ginny’yi kaptıkları gibi onun etrafını koruyucu bir halka gibi sarmışlardı. Bill, Charlie, Arthur ve Molly yanında onu korumaya çalışıyorlardı.

“Burada kal, Ginny!” demişti Bill.

“Yanımızda kal!” Charlie, Hermione’yi Ginny’nin yanına getirmiş, iki kızın da önüne dikilmişti.

Hogsmeade’in Ölüm Yiyen saldırısı altında olduğunu öğrendikleri anda tam bir curcuna kopmuştu. Çok sayıda Ölüm Yiyen kapıyı kırmış, içerideki insanlara saldırmaya başlamışlardı. Molly onları en iyi şekilde korumaya uğraşırken Ginny ve Hermione korkudan çığlık çığlığa eğilmiş, kendilerini korumaya çalışıyorlardı.

“Molly, kızları buradan çıkar!” diye bağırmıştı Arthur, maskeli bir adamla düello ederken.

Kafedeki tüm yetişkinler –Bill, Charlie ve Arthur da dâhil– onları Ölüm Yiyen’lerden korumak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Molly, Ginny ile Hermione’nin ellerinden tuttuğu gibi arka kapıya koşmuştu. Kafedeki çoğu insan, o çıkışa ulaşmaya çabalıyordu. Molly, Hermione ve Ginny kalabalığın içinde yarışmış ve dar bir sokak arasına açılan kapıdan çıkmayı başarmışlardı. Okulun güvenli alanına ulaşmak için Hogwarts’a doğru koşuyorlardı.

Derken, üç maskeli adam bir anda yollarını kesmişti. Molly Ginny ve Hermione’yi uzaklaştırmış, asasını çekmişti.

“Koşun!” diye bağırmıştı kızına.

Ginny, bir yandan annesi için endişelenirken, bir yandan da yanında Hermione’yle gönülsüz de olsa dönüp koşmaya başlamıştı. İki kız ele ele koşmuş, deli gibi güvenli bir yol aramaya koyulmuşlardı.

GÖZ ATIN  Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #19: Karanlık Prens Sorunsalı [Kısım 2]

Bir büyü, Ginny’nin kafasını az bir farkla ıskalamıştı. Koşarken arkasına bakınca iki Ölüm Yiyen’in onları takip ettiğini fark etmişti. Hermione onu başka bir yöne çekmiş; eski terk edilmiş görünen bir binaya doğru hızla koşmaya başlamışlardı. İkisi de, binanın neredeyse yıkılmış görünen kapısına varıp saklanacak bir gölge bulma umuduyla merdivenlerden koşarak çıkıyorlardı. Ginny arkasında büyük bir patlamanın sesini duymuş, Ölüm Yiyen’lerin arkalarından binaya girdiklerini anlamıştı.

Doğru düzgün düşünecek vakit olmadığından, ikisi de dehşet içinde, yalnızca Ölüm Yiyen’lerden alabildiğine uzaklaşmak için binanın tepesine koşmuşlardı.

Çatıya vardıklarında, saklanacak bir yer olmadığını görmüşlerdi. Kapana kısılmışlardı. Kapı kırılırcasına açılıp iki Ölüm Yiyen de çatıya yürürken Ginny dönüp arkasına bakmıştı. Adamlar, pis pis bakıp gülerek onu ve Hermione’yi arkadan kıstırıp yakalamışlardı. Ginny, ağabeyi Charlie’nin onları kurtarmaya geldiğini görür görmez, yardım için bas bas bağırmaya başlamıştı.

Ginny ile Hermione’nin asaları yanlarında olmadığı için, Charlie her iki adamla da tek başına düello ediyordu. Hogwarts kuralları gereği, Hogsmeade ziyaretlerinde asalarını yanlarına alamıyorlardı. Geçmişte birçok öğrenci asalarını kötü niyetle kullandığı için, Hogwarts öğrencilerinin artık Hogsmeade gezilerinde asa taşımaları yasaklanmıştı.

Ginny de Hermione de, havada uçuşan lanetlerden kaçınmak için alabildiğine geriye çekilmişlerdi. Ginny, olanları izlemekle ve ağabeyi için endişelenmekle o kadar meşguldü ki, Cruciatus lanetinin duvara çarptığını fark etmemiş ve geriye savrulmuştu.

“Ginny! Kalk!”

Hermione’nin çığlığı ve yandan görünüşü, Ginny’nin hızla gelmekte olan kırmızı ışıktan kaçınmasını ve lanetten kıl payı kurtulmasını sağlamıştı. Ancak, ne yazık ki, çatının kenarına tehlikeli bir şekilde yakınlaşmış ve aşağı yuvarlanıvermişti.

Büyük bir şansla, çatının kenarında asılı duran tele tutunmayı başarmıştı. Can havliyle tutunsa da, ince tel onun ağırlığını kaldıracak kadar güçlü değildi. Charlie’ye, Hermione’ye, hepsine yardım etmeleri için bağırmıştı, ama kimse onun yardımına gelemiyordu. Derken,  Ginny’nin hayatının asılı olduğu tel bir anda kopuvermişti.

Ginny, büyük bir hızla aşağı düşmeye başlamıştı. Korkunç çığlığı, Hermione ile Charlie’nin haykırmalarıyla buluşmuştu. Ginny, hızla ölüme doğru giderken zemini görmek istemediği için gözlerini kapatmıştı. Ancak, zemine varmadan önce, aniden güçlü bir çift kol tarafından yakalanmıştı. Başını sert bir göğse çarpmış, kollarını ise istemsizce kişinin kollarına sarmış, sıkıca tutunmuştu. Rüzgârın yüzünü yaladığını hissetmiş ve uçmakta olduklarını anlamıştı.

Hayatını kurtaran kişiye bakmak için kahverengi gözlerini açmaya zorlamıştı. Zümrüt yeşili gözler onunkilerle buluşmuş ve o gözlerin bir anda içine işlediğini hissetmişti. Gözlerinde biriken yaşların boşalması için gözlerini kırpıştırmıştı; bu yaşların, havadan mı yoksa az önce ölmek üzere olduğu gerçeğinden mi kaynaklı olduğunu bilmiyordu. Gizemli kurtarıcısının yüzü gümüş bir maskeyle kaplıydı ve gözleri dışında hiçbir yeri görünmüyordu. Süpürgede uçtuklarını fark etmişti ve harikulade bir hızla uçuyorlardı. Konuşmak için ağzını açamıyordu. Yüzüne rüzgâr çok şiddetli çarpıyordu. Yüzünü rüzgârın tersi yönüne çevirmiş, kurtarıcısının göğsüne gömmüştü. Bulunduğu kötü vaziyete rağmen, beline sarılı güçlü bir kol ve onunkine yaslanmış vücudun sıcaklığı sayesinde tuhaf bir şekilde kendini rahat hissediyordu.

Ginny, anca, ayaklarının sağlam zemine vurduğunu hissettiğinde ve kibarca süpürgeden indirildiğinde kendine gelebilmişti. Ne kadar çabalasa da, bacakları ağırlığını taşımıyordu. Zemine oturmuş, kesik kesik nefes alır halde çılgınca atan kalbini yavaşlatmaya çalışmıştı.

Başını kaldırdığında, Hogwarts giriş kapılarının hemen dışında oturduğunu fark etmişti. Uzakta, apar topar ona doğru gelmekte olan birkaç öğretmeni görebilmişti.

“İyi misin?”

Ginny, sese doğru bakmış, gizemli kurtarıcısının onunla konuştuğunu fark etmişti. Onda yarattığı şoktan kurtulamamıştı. Sesi kulağa çok genç geliyordu. Ondan birkaç yaş büyük olduğunu düşündü. Hayatını kurtarmıştı ve profesyonel bir Quidditch oyuncusu gibi uçuyordu. Sesi kibardı, ama bariz bir şekilde de güçlüydü. Daha cevap verememişti ki; çocuk başını kaldırmış, onlara doğru koşan Hogwarts öğretmenlerini görmüştü. Başka bir şey söylemeden süpürgesine atlayıp havalanmıştı.

“Bekle!” diye haykırmıştı Ginny, ama artık çok geçti.

Parlak zümrüt yeşili gözleri olan çocuk gitmişti. Profesör McGonagall ve Profesör June geldiğinde ve Ginny’ye şatoya kadar eşlik ettiklerinde bile, Ginny hâlâ kendine gelememişti.

O zamandan beri, Ginny kurtarıcısına saplantılı şekilde düşmüştü. Hermione’yle ve onu dinleyen kişilerle saatlerce onun hakkında konuşuyor; ne kadar güzel gözleri olduğundan, güçlü kollarından, sesinin yumuşaklığından bahsediyordu. Hermione, onun için çok üzülüyordu. Ginny’nin bu esrarengiz çocuğa kafayı takmış olmasını anlayabiliyordu; hem neden takmasındı ki? Her şey bir yana, çocuk onun hayatını kurtarmıştı. O yüzden, Ginny’ye, bu yeşil gözlü harika çocuğun kim olduğunu bulması için her türlü yardımı yapmaya karar vermişti.

Ginny, çocuğun ses tonundan ondan yalnızca bir iki yaş büyük olduğunu çıkarmıştı; o yüzden, çocuğun, öyle ya da böyle, Hogwarts’ta okuyor olması gerektiğini düşünüyordu. Ginny, o yeşil gözleri daha önce gördüğü hissini içinden atamıyordu. Belki de, daha önce Hogwarts koridorlarında gördüğü büyük sınıflardan biriydi ya da Bill ve Charlie ile aynı dönemde okula gitmiş biriydi ve daha önce Kovuk’a gelmiş olabilirdi.

Fırsat bulduğu her an, kütüphanedeki eski yıllıklarda onun o parlak zümrüt yeşili gözlerini aramakla o kadar çok zaman geçirmişti ki, artık yavaş yavaş umudunu kaybetmeye başlıyordu. Hermione, Ginny’nin çocuğun yüzünü hiç görmediği gerçeğine dikkat çekmeye çalışıyordu; hiç görmediği bir yüzü bir fotoğraftan tanıması pek mümkün değildi. Ancak, Ginny buna katılmıyordu; o gözleri gördüğü anda tanıyacağı konusunda ısrarcıydı.

“Hermione,” diye başladı Ginny, o anda kardeşini görmezden gelerek. “Benimle kütüphaneye geliyor musun?”

“Tabii ki,” dedi Hermione, ona gülümseyerek. “İstiyorsan aramaya devam edebiliriz.”

“Gin, o kapalı yüzün çirkin olma ihtimalini hiç düşündün mü?” diye sordu Ron, yüzünde pis bir sırıtışla.

Ginny ona bakmak için yerinde döndü.

“Ne?”

“Belki de, o maskeyi takmasının sebebi budur,” diye açıkladı Ron, Ginny’nin kızgın suratına sırıtarak.

Ginny, elini çantasına atıp asasını çıkardı. Ron iki elini de kaldırmış, gülerek ellerini sallıyor, öyle demek istemediğini anlatmaya çalışıyordu.

“Yemin ederim, Ronald! Bunu bir daha söylersen, seni bir ömür boyu lanetlerim,” diye uyardı onu Ginny.

Onu fena halde sinirlendirmesiyle eğlenen Ron kıkırdamakla yetindi.

“Hadi, Ginny,” dedi Hermione, ters ters bakan kızı ayağa kaldırarak.

GÖZ ATIN  Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #20: Aile Sırları [Kısım 2]

İki kız salonu terk etmeden önce, şişmiş gözleri ve kaygılı bakışlarıyla Lily Potter telaşla salona girdi; gözleri deli gibi Gryffindor masasını tarıyordu. Damien’ı görünce hızla ona doğru ilerledi; o anda salonu terk etmek üzere olan kızlarla az daha çarpışıyordu.

“Ah, pardon, kızlar… pardon!” diye mırıldandı, Damien’a dönmeden önce.

“Damien, benimle gel! Çabuk!” dedi, ona kuşkuyla bakan diğer tüm Gryffindor’ları görmezden gelerek.

“Sana da günaydın, anne,” dedi Damien, arsızca sırıtarak. Annesinin yüzündeki endişeyi ve yaşlarla dolu yanaklarını görünce, gülüşü yüzünde dondu kaldı. “Anne, ne oluyor?” diye sordu, oturduğu yerden fırlayarak.

“Profesör Potter, her şey yolunda mı?” diye sordu Ron.

Lily ya onu duymadı ya da duymazdan geldi.

“Damien, benimle gel, hemen! Gitmemiz gerek!” diye cevapladı, hemen onunla gelmesini emreden bir ifadeyle.

Damien yerinden fırladı ve arkadaşlarının yüzlerindeki endişeli bakışlara bakmadan ve hiçbir şey söylemeden annesinin ardından salonu terk etti.

Anne ve oğul, Büyük Salon’dan çıkar çıkmaz, Lily küçük renkli bir top çıkardı.

“Portus” diye fısıldadı. “Damy, topa dokun, beş saniye içinde gidiyoruz.”

Damien söyleneni yaptı ve bir anda dengesini kaybetti. Etrafına bakmadan önce kendini doğrultmayı başardı; şimdi ise, kalbi mide boşluğuna düşmüş gibiydi. St Mungo Hastanesi’ndeydiler.

* * *

“Anne, neler oluyor? Neden St Mungo’dayız?” diye sordu Damien, panik olmamaya çalışarak; ama annesinin endişeli gözleri ve titreyen elleri Damien’ı fazlasıyla geriyordu.

“Benimle gel,” diye fısıldadı ona; elinden tuttuğu gibi koridorun diğer tarafında bulunan asansörlere doğru yönelerek. Asansöre bindiklerinde Damien annesine neler olduğunu tekrar sordu. “Baban,” dedi Lily, sessizce. “Dün gece yaralandı.”

Damien, kalbinin göğsünde birkaç takla attığını hissetti. Babası daha önce de yaralanmıştı; Seherbaz olmanın böyle bir tehlikesi hep vardı, ama annesinin bu kadar korktuğunu ilk kez görüyordu. Bu da ona en kötüsünü düşündürüyordu.

“Ona ne oldu?” diye sordu; içindeki korkuyu dindirmek istiyordu.

“Görev esnasında düelloda yaralanmış.” Lily ses tonunu olabildiğince sakin tutmaya çalışıyordu, ama endişesini tam anlamıyla gizlemeyi başaramıyordu.

“Ne görevi?” diye sordu Damien, annesinin soruyla neyi kastettiğini anlayacağını biliyordu: Seherbazlık mı Yoldaşlık mı?

“Birincisi,” dedi Lily; güvenli duvarların dışında, Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ndan asla bahsetmezdi. Oğlu, Yoldaşlığın, her zaman, James’in ikinci işi olarak ifade edildiğini bilirdi.

Asansörün kapıları açıldı; Lily ve Damien son sürat asansörden fırlayıp beş numaralı odaya doğru yöneldiler. Çok yorgun ve canı sıkkın görünen Sirius’u, James’in yanında görmek onları şaşırtmadı. Damien, babasını yatağında oturur halde Sirius’la konuşurken görünce derin bir oh çekti. Solgun görünüyordu, çok kan kaybetmiş gibi bir hâli vardı. Boynu ve ön kolu bandajlarla sarılıydı. Ama bitkin görünmesinin dışında oldukça iyi görünüyordu.

James’in başı yeni gelenlere döndü ve yüzünde zoraki bir gülümseme belirdi. Sirius ise, cehenneme gitmiş de dönmüş gibi görünüyordu, ama Lily ve Damien’ı görünce o da yakışıklı yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirmeyi başardı.

“Hadi, gelsenize içeri,” diye seslendi James; Lily hızla içeri girerken, tutması için elini Lily’ye uzattı. Damien, titremesini durdurmak için hala kapının eşiğinde yaslanmış duruyordu. Babasıyla Sirius’un perişan hallerini görmek yüreğini incitmişti.

“Pişt, delikanlı, hadi gel,” diye işaret etti Sirius, her zamanki sırıtışlarından birini takınarak. Damien yavaş yavaş yürüdü ve babasının yanına oturdu.

“Neşelenin, hadi! İyiyim ben,” diyerek kıkırdadı James.

“İyi mi? Sen buna iyi mi diyorsun? Tanrım, James! Öldürülebilirdin…!” Lily, bir anda Damien’ın yanlarında olduğunu fark edip durdu. Özür dileyen bakışlarla ona bakıyordu. “Damy, özür dilerim. Seni okuldan bu şekilde getirmemeliydim. Babanın başına gelenleri öğrenince düşüncesizce hareket ettim.”

Damien annesine baktı.

“Sorun değil, anne. Beni getirmenden memnunum. Sadece babama bağırma, baya sıkıntı çekmişe benziyor.”

“Oh, sağ ol, oğlum, bunu unutmayacağım!” diye gülümsedi James, kırılmış gibi görünmeye çalışarak. Damien da babasına gülümsedi.

“Ee, siz ikiniz neler olduğunu bize anlatacak mısınız?” diye sordu Damien, ne cevap alacağını tahmin ettiği halde.

“Olmaz, delikanlı, çok gizli. Anlayacağına eminiz,” diye cevapladı Sirius; Damien ne zaman Yoldaşlık’la ilgili soru sorsa aynı memnuniyetsiz, sıkıcı tonla cevap verirdi.

Damien babasına baktı.

“Baba?”

James oğluna tekrar gülümsedi.

“İnan bana, Damy, çok sıkıcı işler; farklı hiçbir şey yok.”

Damien bozulmuş bir hâlde kollarını göğsünde kavuşturup oturdu. Üç yetişkin, çoğunlukla Bakanlık’tan ve James ile Sirius’un kaç gün hastalık iznine çıkacaklarından konuşmaya koyuldu. Damien gerçekten sıkılmaya başlıyordu. Birkaç dakika sonra, Lily Damien’a beşinci kattaki yemek katına çıkmasını ve bir şeyler almasını söyledi. Damien memnuniyetle kalkıp çıktı.

Odadan çıkar çıkmaz, Lily odaya Sessizlik büyüsü yaptı ve James ile Sirius’a döndü.

“Hadi, dökülün. Dün gece ne oldu?”

İki adamın da yüzünü utanç kapladı.

“Pekâlâ, sanırım olanları açıklamanın başka yolu yok ama… ee… düşmanı biraz fazla hafife aldık,” diye cevapladı Sirius, utanç içinde bakarken.

“’Hafife almak’la neyi kastediyorsun? Ölüm Yiyen’lerin sayısı mı fazlaydı? Kaç kişiydiler?” diye sordu Lily, beş Seherbaz’ın on beş ya da daha fazla Ölüm Yiyen’in bulunduğu bir orduyla karşı karşıya kaldığını hayal ederek. Bu yaraların sebebi ancak böyle açıklanabilirdi.

“Bir kişiydi,” diye cevapladı James, gözlerini Lily’den kaçırarak.

“Bir mi?” diye sordu Lily.

“Evet, bir,” diye tekrarladı James ile Sirius hep bir ağızdan.

“Anlamıyorum. Bir tane Ölüm Yiyen nasıl oldu da, beş tane Seherbaz’ın hakkından gelip iki tanesini de hastanelik etti?” diye sordu.

“Dört,” dedi şaşırtıcı şekilde Sirius’dan çıkan ince bir ses.

“Pardon?” diye sordu Lily, bir Ölüm Yiyen’e karşı Yoldaşlık üyelerinin aldığı hasardan utanarak.

“Ben ve James ile birlikte, Liam ve Kingsley de buradaydı,” diye cevap verdi Sirius.

“Kingsley mi?” diye sordu Lily, kaşlarını kaldırarak. “Kingsley Shacklebolt da mı? Üç tane Ölüm Yiyen’in aynı anda hakkından gelemediği, 1,90’a yakın boyu olan Seherbaz Kingsley mi?” diye sordu Lily, inanamayarak.

İki adam da başıyla onayladı.

“Ne haltlar döndü?” diye sordu Lily.

“Kahrolası bir çocuktu!” diye patladı Sirius; başarısızlığı kaldıramıyordu.

“Çocuk mu? Ne çocuğu?” diye sordu Lily, kaşlarını çatarak.

GÖZ ATIN  Fantastik Canavarlar ve Harry Potter Filmleri Arasındaki 9 Büyülü Benzerlik

“Voldemort’un çocuğu,” diye cevapladı James, usulca.

Lily durdu; vücudu James’in sözleri üzerine kaskatı kesilmişti. Sessizce, yüzünü kocasına döndü.

“Ne?” diye sordu, fısıltıdan biraz daha yüksek bir sesle.

“Voldemort’un bir oğlu var,” diye tekrarladı James.

Lily hiçbir şey söylemedi, ama yüzünden yaşadığı şok okunuyordu.

“En azından, diğer Ölüm Yiyen ona öyle seslendi,” diye ekledi Sirius.

Lily yüzünü ona döndü.

“Ama yalnızca bir tane Ölüm Yiyen vardı, dememiş miydiniz?” diye sordu, kafası karışarak.

“İki taneydi, yani ilk başta,” diye açıklamaya koyuldu Sirius. “Depoya vardığımızda, köşede saklanan bir tane Ölüm Yiyen gördük. Birden, nereden geldiği belli olmayan bu çocuk çıktı ortaya ve Ölüm Yiyen’i neredeyse altına yapacak kadar korkuttu.” Sirius yüzünü buruşturdu, burnunu kırıştırarak nefretle somurttu. “Pis ödlek!” diye homurdandı, Ölüm Yiyen’i kastederek. “Dizlerine kapanıp hayatı için yalvardı. Çocuğa saldırmaya bir kez bile yeltenmedi.”

“Çocuk?” diye tekrarladı Lily; yeşil gözleri şüpheyle açılmıştı. “Bir dakika, hepiniz bir çocuk yüzünden mi buradasınız?”

“Tuhaf geldiğini biliyorum,” diye başladı James, “ama bu çok farklı bir hikâye. Çocuk gibi görünüyordu, çocuksu bir sesi vardı, ama Lily, çocuk değildi.”

“O ne demek?” diye sordu Lily; midesinin korkudan düğümlendiğini hissetti.

“O… fevkaladeydi,” dedi James; onu tanımlayacak başka bir kelime bulamamıştı. Başını sallayarak hemfikir olduğunu istemeden de olsa gösteren Sirius’a baktı. James devam etti: “Düello yaparken çok hızlıydı. O bazen flu görünüyordu. Asasız büyü yapabiliyordu, bir de şu kalkanı… Merlin! Lily, daha önce hiç öyle bir şey görmemiştim. Asasının küçük bir hareketiyle kalkanı yapabiliyor ve baştan ayağa onu korumasını sağlıyordu!” James kafasını salladı. “Savaşırken onun çocuk olduğunu gösteren hiçbir ibare yoktu.”

“Ayrıca, yalnızca büyücü düellosu değildi; Muggle tarzı yumruklarıyla bizi pert etti,” diye ekledi Sirius. “Gerçekten, Lily, en acayip olanı buydu. Lord Voldemort’un Muggle tarzı dövüşen oğlu.”

“Beş yetişkin Seherbaz’la yüz yüze gelmek zerre gözünü korkutmadı. Bizimle resmen yerleri süpürdü,” dedi James; solgun yanakları hafiften kızarmıştı.

Lily, ağzı açık dinliyordu.

“Ölüm Yiyen neden ondan korkuyordu, peki?” diye sordu; o kısmı anlamamıştı.

“Çocuğun onu öldürmeye geldiğini biliyordu. Onu gördüğü anda anlamıştı,” diye cevapladı James.

“Yaptı mı?” diye sordu Lily. “Onu öldürdü mü yani?”

“Onu benim gözümün önünde öldürdü,” diye cevapladı James. “Çok güçlüydü, Lily, yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Beni asasız havaya uçurdu ve Hunt’ın işini bitirirken çok soğuktu! Onu öldürdü, tasasızca, en ufak bir vicdan azabı bile duymadan!”

“Niye şaşırıyorsun ki?” diye sordu Sirius. “Vicdan azabının ne olduğunu bilmesi mümkün değil. O, şeytanın dölü!”

James hiçbir şey söylemedi, ama Sirius’un sözleri üzerine kalbi teklemişti. İfadesi sıkıntılı görünüyor olmalıydı, çünkü Lily onun elini tutması gerektiğini hissetti.

“Ne oldu?” diye sordu Lily.

“Bilmiyorum,” diye dürüstçe cevapladı James. “Ondaki bir şey… beni huzursuz hissettiriyor.”

“Huzursuz mu? Nasıl yani?” diye sordu Lily.

James kısa bir süre Lily’ye, sonra da Sirius’a baktı; aklındakini söylemesi gerektiğinden emin değildi.

“Çok saçma,” dedi sonunda. “Çocukla ilgili her şey çok saçma. Ona Ölüm Yiyen olduğunu söylediğimde çok sinirlendi. Aynen şu cümleleri kurdu: ‘Ben pis bir Ölüm Yiyen değilim!’ Saçma, değil mi?” Lily de Sirius da bir şey söylemedi. James devam etti: “Dövüşürken hiç Affedilmez lanet kullanmadı; sadece standart büyüler. Ve Hunt dışında kimseyi de öldürmedi. Bu da, çok saçma. Voldemort’u biliyoruz. Saldırılarının arkasında yüzlerce ölü ve yaralı bırakır. Ölüm Yiyen’ler ellerine geçen her fırsatta öldürür ya da işkence ederler. Ama bu çocuk, sadece bizi alt edip Hunt’ı aldı. Başka hiçbir felakete yol açmadı.”

“Açabilirdi!” diye araya girdi Sirius, James’e doğru başını eğerek. “Attığı o bıçak… jilet… yıldızlı şey, her neyse, derin kesmediği için şanslıydın, yoksa…” Sirius, sözünü bitiremedi. Arkadaşının kan revan içinde yattığı görüntüyü kafasından atmak için kafasını çevirdi.

“Beni öldürmeye çalıştığını biliyorum, ama aslında öldürmek istediğini sanmıyorum,” dedi James, Sirius’a. “Bana yolundan çekilmemi söyledi. Sadece ben ona saldırdığım için karşılık verdi. Yani, ben de onu fena yaraladım…”

“Sen ne diye ona bahaneler uyduruyorsun!” diye bağırdı Lily. “Seni öldürmeye çalıştı ve sen sanki biri ona bunu zorla yaptırmış gibi konuşuyorsun!”

James çenesini kapatıp başını önüne eğdi. Neden bahaneler uyduruyordu? Çocuğun gözlerindeki hiddeti açıkça görmüştü. Çocuğun ona öldürme kastıyla saldırdığını biliyordu, ama içinde bir şey buna inanmak istemiyordu. Sonra, çocuğun ona bir yerden tanıdık geldiği gerçeği vardı. James bunun nasıl mümkün olabileceğini bilmiyordu, fakat onu bir yerlerden tanıdığını da hissetmişti. Sesi, tüm vücudunun ürpermesine yol açmıştı. Kabul etmek istememişti, ama çocuğun sesi, ona, Damien’ı anımsatmıştı.

“Bir çocuğun böylesi bir şeytan olabileceğine inanmak istemiyorum, galiba,” dedi James onlara.

Lily, kocasını teselli etti; Sirius ise, derin düşünceler içinde yere bakıyordu. James’in ne demek istediğini anlamıştı. Savaş alanında böylesi genç bir çocuğu görmek ve başka birini acımasızca öldürdüğüne şahit olmak yalnızca rahatsız edici değil, aynı zamanda yürek de burkan bir şeydi.

Tam da o anda, Damien kollarında bir sürü yiyecek ve içecekle odada yeniden göründü. Annesinin yanına gitti ve kollarıyla, bitik ve yorgun görünen babasını sardı. Amcası Sirius da, üzgün görünüyordu.

“Her şey yolunda mı?” diye sordu, elindeki şekerlemeleri babasının yatağına yığarken.

“Hmm, getirdiğin çikolatalı kurbağa ve şekerlemeler sayesinde her şey yolunda!” dedi babası, en sevdiği şekerlemelerden birini alıp kocaman gözlerle Damien’a baktı ve gülüştüler.

Kocaman insanlar sevdikleri şekerlere yumulurken Damien of çekti. Kendine bir çikolatalı kurbağa aldı ve ambalajını çıkardı. Kurbağa zıplayıp babasının yatağına kondu. Damien, beş yaşındaki bir çocuk gibi davranan babasını izledi; bir eliyle kurbağayı dürterken diğer eliyle onu havada yakalamaya çalışıyor, bir yandan da imkânsız bir şeyi başarmış gibi abartı hareketler yapıyordu.

Açıkçası, babasının büyüyeceğini hiç sanmıyordu.

* * *

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #7: Baba Oğul okumak için tıklayın!

Çeviren: Tuba Toraman

⁠⁠⁠Evapsie!
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •