Harry Potter ve Kızıl Pelerin #5: Mezar Soyguncusu

* * *

önceki bölümleri okumadıysanız:

BÖLÜM 1: Karanlığın Şafağı

BÖLÜM 2: Arcanus Grines’in Adaleti

BÖLÜM 3: Seherbaz Adayları

BÖLÜM 4: Kaçakların Esrarı

* * *

Harry ve Ginny, yaz sıcakları Kovuk’u yavaş yavaş terk ederken beraber geçirebilecekleri son günlerin tadını doyasıya çıkardı. Ottery St Catchpole ve Devon’a kır gezileri, Thames nehrinde tekne turları, Diagon Yolu’nda alışveriş, Chef Wizard’da akşam yemekleri derken ayrı geçirdikleri koca bir yılı telafi etmeye çalışıyor gibiydiler. Hermione ile Ron da birbirleriyle uğraşmakla meşgul olmadıkları günlerde onlara eşlik ediyordu. Hatta Hermione’nin yoğun ısrarıyla Londra’da ünlü bir Muggle oyununa dahi gittiler: Opera’daki Hayalet. Hermione ile Ginny temsilin sonunda seyirciyi selamlayan oyuncuları ayakta alkışlarken, Ron kollarını kavuşturmuş ağzı açık, sesli bir şekilde horluyor, hayatından bezmiş Harry de tavandaki gravürleri izleyerek uyukluyordu. Uyukluyordu uyuklamasına ama, tiyatrodan çıktıklarında da her ne kadar oyunun tamamını izlemese de Peeves ya da Kanlı Baron’la kıyaslandığında hayaletin fazlasıyla pasif kaldığı eleştirisinde bulunmaktan da geri kalmadı. Ama yine de avizenin vidalarını gevşettiği sahnenin de hakkını verdi, hatta “Buna bir gün Peeves’i de getirmeliyiz” dedi ciddi bir ifadeyle. Ron ise oyunda bir hayalet olduğunu fark etmemişti. “Opera’daki garabet derken bir hayaleti mi kastediyorlardı yani?” diye sordu. Kızlar bu yorumlar üzerine pes ederek bu ikiliyi uzun süre muggle etkinliklerinden uzak tutmaya karar verdiler.

Nihayet 1 Eylül sabahı Weasley ailesi, Harry ve Hermione yanlarında, Hestia Jones ve Dedalus Deagle’ın korumasında Ginny’yi Hogwarts’a son defa uğurlamak için King’s Cross’a doğru yola çıktı. Sefere yarım saat kala Peron 9¾’e vardıklarında pek çok tanıdık yüzle karşılaştılar, bunlardan biri de Luna Lovegood’tu. Harry, Ron ve Hermione ile coşkuyla kucaklaşan Luna, tayf gözlükleri ve nazar kovucu küpeleriyle her zamanki gibi kalabalıkta anında fark ediliyordu. Hoş, küpeleri olmasa fıstık yeşili elbisesi ve eteklerinden sarkan tıpalar da yeterince dikkat çekiciydi, o ayrı. Yeni Hogwarts yılını ve yılsonu balosunu konuşup, Dumbledore’un ordusu, İhtiyaç Odası ve Ollivander hakkındaki anılarını yad ettikten sonra vedalaşma faslına geçtiler. Mrs Weasley’in gözyaşları eşliğinde, Ginny herkese sırayla sarıldı, sıra Harry’ye geldiğinde ciddileşerek kulağına “İki hafta sonra görüşürüz, Veela’laların etrafında dolaştığını duymayayım,” diye fısıldadı. Harry ona gülümsedi. Tren hareket ederken Ron kız kardeşine “Bize her gün yazmayı unutma!” diye seslendi. Ginny onlara el sallarken pencerede beliren Luna, eski, aslan kafası şeklindeki Gryffindor şapkasını takmıştı. Şapkanın iplerine asıldığında kükreme bütün istasyona yayılırken öğrencileri uğurlamaya gelen herkes irkilerek şaşkınlıkla sağına soluna bakındı. Sonra tüm istasyon buhar ve dumanla kaplanırken kırmızı tren yola çıktı, ardından yavaş yavaş ufukta kayboldu.

Kovuk’a sonbahar usul usul geldi ve hüzünle yerleşti. Önce ağaçlardaki yapraklar sarardı ve döküldü. Ardından rüzgâr, kapı eşikleriyle pencere pervazlarını dövmeye başladı. Kovuk’taki rüzgârgülleri sessiz şarkılarını söylerken yaz boyunca varlığına fazlasıyla alıştığı Ginny’nin eksikliğini her gün daha fazla hissetmeye başlayan Harry, ayın 11’i için gün saymaya başlamıştı. Ondaki bu değişik ruh halini fark eden Ron ve Hermione artık birbirleriyle daha az uğraşıyor ve daha az tartışıyorlardı. Harry’yi oyalayabilmek için kâh Nott ve Rodolphus Lestrange ile ilgili teoriler üretiyor, kâh mağara görevini tartışıyorlardı. Hermione onların seherbaz olma konusundaki kararlılığını anlamış olacak ki, ilk görevlerine layıkıyla hazırlanabilmeleri için elinden geleni ardına koymuyordu. Her gün, ormanın derinliklerine yürüyüp muggle’ların onları fark edemeyeceği güvenli mesafeye ulaştıklarından emin olunca Hermione’nin artık iyice uzmanlaştığı koruyucu büyüleri yapıyor, sonra da çalışmaya başlıyorlardı: Sadece kalkan büyüsü, engelleme büyüsü, pelte bacak büyüsü değil, onları İnferilerden koruyacak dev alevler yaratan incendio’yu da bol bol tekrar ettiler. Sonuç umut vericiydi, Harry her zamanki gibi üstün başarı gösterirken, Ron’un da kayıp özgüveni yerine gelmiş gibiydi. Yine de bir İnferiusun üzerine geldiğini görürse Zebaniateşi’ni bile deneyeceğini söylemekten geri kalmıyordu. Hermione biraz da moral vermek için, ona postu deldirme konusunda George’un çok yanıldığını söyleyince Ron’un kurumundan geçilmedi.

Gün geçtikçe düzelen morallerini Mr Weasley’in salı gecesi Bakanlık dönüşü verdiği tatsız haber dahi bozamadı: Malfoy ailesi bir defa daha suçlamalardan beraat etmiş ve Karanlık Lord ile yaptıkları işbirliğinin bedelini ödemekten kurtulmuştu. Bu durum Harry’nin içinde bir isyan kıvılcımı başlatır gibi olsa da Narcissa Malfoy’un Lord Voldemort’a söylediği yalanla hayatını kurtardığı ve belki de Sihir Tarihini değiştirdiği geldi aklına. Evet, bunu belki bir an önce Draco’yu şatodan kurtarabilmek için yapmışlardı ama sonucu lehlerine olmuştu. Mr Weasley herkesin onların hangi tarafta olduğunu, ne dolaplar döndürdüklerini bildiğini, dolayısıyla saygınlıklarını kaybettiklerinden o eski vakur duruşlarından eser kalmadığını söyleyince Harry bu konuya daha fazla takılmadı. Öyle ya da böyle, Malfoylar artık düşmüş, yenik bir aileydi.

Sonunda 10 Eylül gelip çatmıştı.  Mr ve Mrs Weasley arasındaki buzlar çözüldüğünden akşam yemekleri eski havasını yeniden yakalamıştı. Mr Weasley baharatlı, sarımsak soslu tavuğun dumanı hala tüten bir budunu bıçağıyla keserken, ertesi gün sabah saatlerinde hep beraber Hogsmeade’e cisimleneceklerini ilan etti.

“McGonagall anma merasiminin akşam saat beşte başlayacağını söyledi. Ben de biraz erken gidip Ginny’yi görmenin hoş olacağını düşündüm.”

Harry balkabağı suyundan bir yudum aldı ve merakla, “Törende kimler olacak Mr Weasley?” diye sordu.

“Başta Kayıp elli’lerin yakınları, bakanlık personeli, öğrenciler düşünüldü. Ancak Minerva Dumbledore’un cenazesinde olduğu gibi çoğu cadı ve büyücü şükranlarını sunmak istediğinden katılımın arttığını söylüyor. İnsanlar Hogsmeade’de kalacak yer bulmakta zorlanıyormuş.”

Mrs Weasley gülümseyerek araya girdi, “Küçük Ted’i görmek hoş olacak, Andromeda şimdiden elinde oyuncak asası, evde koşturmaya başladığını söylüyor. ”

Hermione sevinçle, “Diagon Yolu’ndan onun için aldıklarımıza bayılacak,” dedi ve ciddileşti, “Gerçi Ron’un aldığı Peluş İfriti bıraktırmasaydım gördüğünde gerçekten bayılabilirdi,” Ron bir yandan eriştesini yutmaya çalışırken, “Avucunun içine dokunduğunuzda Hızır Otobüs ile yeşil şapkalı Muggle şarkısını söylüyordu,” diyerek kendini savundu

Mr Weasley devam etti, “Kingsley, Arcanus ve Gawain gelecekler. Hatta Kingsley kısa bir konuşma yapacak.  Gilbert Wimple Deneysel Büyüler Komitesindeki yoğunluğu yüzünden gelemiyor. Arnold Peasegood ile Elwyn Baines de katılmaya çalışacağını söyledi.”

Harry merakla sordu, “Elwyn Baines de kim?”

Ron sonunda ağzındakileri yutmuştu, sırıtarak lafa girdi “Ah Elwyn Baines! Hermione ondan nefret ediyor.”

Hermione umursamaz bir tavırla, “Nefret ettiğimi nereden çıkardığını anlamadım Ron,” dedi. “Onu doğru dürüst tanımıyorum bile…” Ama bunları söylerken tehditkâr bir tavırla Ron’a doğru eğilmişti.

Mr Weasley gülümseyerek cevap verdi, “Elwyn Baines şifacıdır. St Mungo’da çalışıyor ama Bakanlık görevlerinde bize destek veriyor.”

Harry kaçırdığı bir şey varmış gibi hissetti, sırayla hala sırıtmakta olan Ron, Mr Weasley ve ciddi görünen Hermione’nin yüzüne baktıysa da ortada ne döndüğüne dair pek bir şey çıkaramadı.

Mrs Weasley merakla araya girdi, “Elwyn, şu yaralılarla ilgilenen genç cadı mıydı Arthur?”

“Evet Molly, o gün pek çok kişinin hayatını kurtardı. Misal Ode Everett’in sağ bacağına yayılan lanete müdahale etmeseydi zavallı adamcağız bacağını kaybedebilir ya da ölebilirdi. Şimdi ise sadece topallıyor.”

Harry Hermione’nin kendi kendine alçak sesle Bayan Mükemmel diye söylendiğini duyar gibi oldu.

Ron eğilerek çaktırmadan Harry’nin kulağına fısıldadı, “Kız bir Veela’dan farksız, kumral olması dışında tabi. Bakanlıktaki bütün cadılar ondan nefret ediyor. Eh erkekler ise tam tersi…”

Ron fısıldaşmalarını duyan Hermione’nin gözlerini ona diktiğini fark edince hemen susuverdi.

Her ne kadar akşam yemeği keyifli geçse de Harry kısa sürede eski melankolik havasına geri döndü. Günün kalanını artık yaz melteminin yerini sonbahar serinliğine bıraktığı çardakta geçirdiler. Harry kurbağalı gölette parıldayan yakamozu izlerken düşüncelere daldı. Yıllarca evi bildiği Hogwarts’a dönüyor olmanın sevinciyle orada verdikleri kayıpların hüznünü bir arada yaşıyordu. Anlaşılan Ron da benzer duygular içindeydi ki sık sık suskunlaşıyor, konuşma faslı sadece Hermione’ye kalıyordu. O da ikisini neşelendirebilmek için elinden geleni ardına koymuyordu hani. Bir koşu odasına gidip büyükçe bir kutuyla döndü.  Kutuyu açtığında içinden bir dolu Çin Feneri çıkardı ve sırayla büyüleyip gökyüzüne bırakmaya başladı. Her fener farklı renkteydi, fıstık yeşili, leylak, ateş kırmızısı, turuncu, altın sarısı… Birkaç dakika sonra gökyüzü fenerlerin ışığıyla rengârenk olmuştu. Harry her şeye rağmen bu manzaraya hayranlıkla bakmaktan kendini alamadı. Yatmak için odalarına geri döndüklerinde hala birkaç fener rüzgârla salınıp duruyordu. Ron odanın ışığını söndürdü ve karanlığa yayılan son ışık huzmelerini de izleyip kendilerini uykunun yumuşak kollarına bıraktılar.

 

________________________________________

Büyücü Telsiz Ağının Hogsmeade’deki ana karargâhından herkese merhaba!

Edgar ile Burnuk Lowry yayında! Bugün 11 Eylül 1998 Cuma ve yine olağanüstü bir sabaha uyandık sevgili büyücü-dinleyiciler. İşine gitmek için cisimlenmek ya da süpürgesine oturmak üzere olan herkese tekrar tekrar günaydın! Şaşırtıcı ama bugün Britanya genelinde hava yine sisli ve yağmurlu! Londra Westminster’da, Newcastle’da trafiğin yoğunlaştığı haberleri elimize ulaşıyor, dolayısıyla süpürgeyle seyahat eden dinleyicilerimize alternatif güzergâhları tercih etmelerini öneriyoruz. Ayrıca Manchester semalarında zincirleme bir süpürge kazası gerçekleşmiş. Kazayı izleyenler yüzünden trafik ağır seyrediyor. Aynı yoğunluk bugün Hogsmeade’de de mevcut, neden biliyor musun Lowry?

[…]

Ayyyyynen öyle Lowry! Bugün Hogwarts’taki Büyücü Barışı ve Dayanışma heykelinin açılışı ve anma töreni vesilesiyle ülkenin dört bir yanından yüzlerce büyücü Hogsmeade’de cisimleniyor. Kafamı camdan uzatıyorum, yoğun sise rağmen fokurdayan şu kalabalığa da bak! Dogweed and Deathcap bugün bir yıllık cirosunu yapacak gibi zira şimdiden beşinci müşterisi D&D logolu poşetiyle dışarı çıktı. Ah bu eski Sihir Bakanı Cornelius Fudge değil mi? Elinde kayısı çayı poşetiyle çıktığına göre bu aralar tuvalette hoş vakit geçirmiyor olsa gerek! [Lowry: …] Ah çok haklısın Lowry, geyikotu ya da sedefözü de bu soruna bire bir! Bunu kesinlikle Fudge’a söylemelisin!

Şu anda Gladrags Büyücügiyimi, Kuaför ve Spinwitches Spor Eşyaları da ana baba günü! Az önce Ludo Bagman’ın boynunda Wimbourne Wasps atkısıyla Witches’dan çıktığını gördüm! Yine bahis meselelerinden başının dertte olduğu söyleniyor. Ah! Aberforth da Domuz Kafası’nın kapısına kilidi vurdu, sanırım o da Hogwarts’a geçmeye hazırlanıyor. Bu arada sevgili dinleyiciler, Hogwarts’a göl üzerinden geçiş yapmak isteyenler için sandal seferleri sıklaştırıldı, ayrıca güvenliği güçlendirilmiş raftlar tahsis edildi. Deniz tutması yaşayan ya da dev mürekkepbalığına alerjisi olanlar da Üç Süpürge’yi takip ederek ana kapıdan giriş yapabilir. Sır sezici ve sinsioskopuyla Mr Filch, Mrs Norris ile beraber sizi en nahoş yerlerinizden dürtmek için orada bekliyor olacak. Bu arada sanırım Tomes and Scrolls’tan çıkan şu genç cadı Hermione Granger olmalı. O çalı gibi saçları nerede görsem tanırım. Bir de elinde en az bin sayfalık bir kitap var tabi. Granger oradaysa Weasley ile Büyücü efsanesi Harry Potter da burada olmalı. Ah Evet! İkisi de orada! Görüyor musun Lowry? Sanırım kayıkhane tarafından okula geçecekler. Bildiğiniz gibi bu yaz Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in canına ot tıkadılar. Söylenene göre Weasley ile Potter Seherbaz Bürosunda Arcanus Grines ve Gawain Robards ile çok esrarlı ve tehlikeli görevlerde çalışmaya başlamış bile. Miss Granger ise Mortimer Thornburn ile Sihirli Yaratıklar için koşturup duruyormuş. Neyse, bu kadar magazin yeter! Biraz da müzik diyelim mi Lowry?

[Lowry: …]

Önce Acayip Kızkardeşler’den gelecek, Dikenli Çelik Kırık Asa. Sonra da Muggle Metal türünün sevilen örneklerini sergileyen bir grup, Akromantula’dan son günlerin en popüleri, Bir İfritin Tırnak Kiri isimli parçayı dinleyeceğiz… Edgar ve Burnuk Lowry ile kalmaya devam edin…

 

_________________________

 

 

Hermione ne zamandır almak istediği bin iki yüz sayfalık Kadim Büyüler, Eski Efsunlar ve Demode Tılsımlar Antolojisi’ni çantasına dikkatlice yerleştirirken, Hogsmeade’deki dostlarıyla hasret gideren Mr ve Mrs Weasley’den ayrılıp ağaçların çevrelediği patikaya doğru yürümeye başladılar. Harry 11 yaşına basıp Rubeus Hagrid’den büyücü olduğunu ilk öğrendiğinde ve büyü dünyasına ilk ayak bastığında yaşadığı heyecanı tekrar yaşıyor gibiydi. Ron ile yaptıkları ilk tren yolculuğunun ardından Hogsmeade İstasyonunda inmiş, Hagrid’i takip ederken kapkara gölün ortasında, yıldızların altında parıldayan Hogwarts şatosunu görmüşlerdi. Yine aynı patikada, aynı dönemeci aştıklarında Hogwarts tüm görkemiyle karşılarında belirince Harry benzer bir mutlulukla sarsıldı. Ancak şato az da olsa hala geçen yaz yaşadığı tahribatın izlerini taşıyordu. Karanlık büyü sonucu oluşan yaraların tam anlamıyla iyileşememesi gibi, kuleler ve bina yorgun ve yıpranmış görünüyordu. Yine de sonbaharın pastel renklerine bürünmüş arazide yükselen Şamarcı Söğüt’ü, seraları ve Quidditch sahasını yeniden görmek için sabırsızlanıyordu.

Kayıkların başında Ron, Harry ve Hermione’yi hoş bir sürpriz bekliyordu.

“Hagrid!”

“Ah Hermoine!”

Hermione koşarak yeleye benzeyen uzun saçları rüzgârla savrulan, sakalı sarmaş dolaş ama zeytin karası gözleri keyifle parıldayan dev adamın boynuna atıldı. Onu Ron ve Harry takip etti.

“Sihirli Yaratıkların Bakımı ha! Beni çok gururlandırdın! Hey siz! Buraya bakın!”

Sandallara ve raftlara doğru yürümekte olan kalabalık yanlarından geçerken zaten yarı dev Hagrid’e istemsiz bir şaşkınlıkla bakıyordu. Bu abartılı nida üzerine tüm kafalar aynı anda ona doğru döndü.

“Bu Hermione Granger! Eski öğrencim! Şimdi Bakanlıkta Sihirli Yaratıkların Denetimini yapıyor! Kıyak iş ha?”

Hermione üstünde toplanan bakışlar yüzünden utançtan kıpkırmızı oldu ama yine de gülümseyerek Hagrid’in koluna sıkı sıkı sarıldı.

Hagrid, Ron ve Harry’ye dönerek, “Eh siz nasısınız bakalım? Arthur geleceğinizi haber verince bir karşılayayım dedim. Nasıl? İyi yapmış mıyım?” Fırıncı küreğini andıran elleriyle Ron’un sırtına pat pat vurdu. Ron vuruşların şiddetiyle iki büklüm oldu ve ayakları nemli toprağa gömüldü. Harry kahkahasını zorlukla dizginleyerek “Bu harika bir sürpriz oldu Hagrid!” dedi.

“Eh bir de müjdeli haberim var,” diye devam etti Hagrid. “Hogwarts’a geri döndüm!”

Hermione heyecanla, “Nasıl yani?” diye sordu.

Hagrid gururla, “Eh, okuldan Sırlar Odası’nı açtım diye atılmıştım, değil mi? Siz Basilisk’i ortaya çıkarınca aklanmış oldum.  McGonagall da sağ olsun Müdire olunca eh artık masum olduğun kanıtlandığına göre istersen okula geri dönebilirsin Hagrid, dedi! İnanabiliyor musunuz? Üçüncü sınıflarla derslere giriyorum!”

Hermione mutlulukla “Ah Hagrid! Ne kadar muhteşem bir haber bu!” diye şakıdı.

Harry ve Ron birbirlerine muzip bir ifadeyle baktılar. Hagrid’i kehanet dersinde çay yapraklarından fal bakarken düşünmek gülmekten kırılmak için yeterliydi. Ah, Harry orada olmak için neler vermezdi ki! Zindanlara inip Slughorn için iksir hazırlayan bir Hagrid. Ya da binalar arası Quidditch maçında tutucu oynayan bir Hagrid. Tek başına tüm çemberleri kapayabilirdi. Tabi onu taşıyabilecek bir süpürge varsa. Bu keyifli düşüncelerden zorlukla sıyrılarak onu tebrik ettiler. Harry ayrıca ona bir okul hediyesi alma konusunu aklına not etti. Hagrid’e baykuş ya da kedi alınmazdı tabi; ama acaba Diagon Yolu’na gitse, yasa dışı olmayıp Hagrid’in hoşuna gidecek kadar tehlikeli bir yaratık bulabilir miydi? Ya da Aragog ile Mosag’ın yavru akromantulalarından birini çoktan evcil hayvanı olarak şatoya getirmiş miydi?

Hagrid’in konuşmasıyla bu düşüncelerden sıyrıldı, “Ah! Asamı da geri aldım tabi!” Eliyle ağzını siper edip eğildi, “Çaktırmayın ama onu şemsiyemin içine gizlemiştim. McGonagall yeni asa aldım sanıyor. Ehem… Mümkünse bundan haberi olmazsa iyi olur,” Duyan olup olmadığını anlamak için sağını solunu keserek doğruldu ve ıslık çalarak gözlerini etrafta dolaştırdı. Bir şey gizlediği anca bu kadar belli olabilirdi.

Harry sırıtarak, “Biliyordum!” diye bağırdı.

Hermione ciddileşti, merakla “Hagrid, yanlış anlama ama Okul Yönetimi bu duruma ne dedi? Lupin’in kurt adam olduğunu öğrendiklerinde kıyameti koparmışlardı. Hatta Dumbledore’un masası çığırtkanlar yüzünden alev almıştı. Biliyorsun ya, Skeeter cadısı yarı dev olduğunu ilan edince…”

Hagrid elini onu rahatsız eden bir sineği kovalar gibi salladı, “Ha, o mesele! McGonagall’a da yazmışlar tabi. Ama Minerva sağ olsun, hepsine kafa tutmuş. Beğenmeyen çocuğunu Durmstrang’e yollasın demiş. Yürekli kadın!” Gözleri minnetle parladı.

Arkasında sandallara binmek isteyen kalabalık birikmişti ama kimse Hagrid’e muhabbeti kesip ilerlemesini söyleyemiyordu tabi. Neyse ki sonunda sandallardan birine bindi. Harry, Ron ve Hermione da hemen onu takip ettiler. İki sandal önlü arkalı Hogwarts’a giden yolu yarılamıştı ki dev mürekkep balığı hemen sandalların altından geçti, yüzeye o kadar yakındı ki sanki Harry elini suya soksa ona dokunabilecekti.

Yoğun sisi yararak ilerlediler ve birkaç dakika içinde yamaca vardılar. Alışkın oldukları gibi sarmaşıklardan geçerken kafalarını eğdiler. Karanlık tünele girip rıhtıma yanaştılar. Hagrid, Hermione’nin elinden tuttu ve sandaldan inerken ona eşlik etti. Diğerleri de Hermione’nin ardından kıyıdaki taşlara ayak bastı.

Hagrid önde, diğerleri arkada, kayalıklara inşa edilmiş merdiveni tırmanmaya başladılar. Harry bu yolu ilk defa gündüz vakti kullandığını fark etti. Hogwarts ekspresi yola saat 11.00’da çıkar ve Hogsmeade’e vardığında hava daima kararmış olurdu. Geçen yaz Hogsmeade’e cisimlendiklerinde de gece vaktiydi ve Azgınkedi Büyüsünü tetikleyerek Aberforth’un barına, Domuz Kafasına sığınmışlardı. Şimdi ise bulutların arasından ışıldayan güneşin altında her adımda şato önlerinde biraz daha yükseliyordu. Şatonun gölgesindeki çimenliğe geldiklerinde meşeden yapılmış dev kapının açılmış olduğunu gördüler ve Büyük salon aylar sonra bir kez daha karşılarındaydı işte!  Harry içeri adımını atar atmaz adeta tüyleri diken diken oldu. Çünkü dışı ne kadar yıpranmış görünse de yıkıntılar içinde bıraktıkları şato anka kuşu Fawkes gibi küllerinden yeniden doğmuştu, enkazdan neredeyse eser kalmamıştı. Salonun dev pencereleri tutulan yasın göstergesi olarak kapkara perdelerle örtülmüştü. Duvarlardan belirli belirsiz bir hüzünlü bir şarkı yükseliyordu. Ziyaretçiler için bir sunak hazırlanmış ve tam ortasında kalın mı kalın bir defter, tüy ve mürekkep hokkası yerleştirilmişti. Her yer yanan mumlarla doluydu.

“Bu bir taziye defteri,” dedi Hermione, ardından da sunağın başına geçerek yaprakları hızlı hızlı çevirip sayfalarda göz gezdirmeye başladı. Harry ile Ron ise etrafı inceliyordu. Hermione birkaç satır karaladıktan sonra “Siz de bir şeyler yazmak ister misiniz?” diye sordu. Harry kararsız bir şekilde Ron’a döndü ve onun doğu cephesine bakan duvardaki oyuklara yerleştirilen panellere baktığını fark etti. Her panelde Savaşta hayatını kaybeden birinin fotoğrafı vardı ve büyülü iksirle banyo edildiklerinden fotoğraflar hareket ediyordu. Colin Creevey, Lavender Brown, Remus Lupin, Nymphadora Tonks çerçevelerinin içinden onlara gülümseyerek el sallıyorlardı. Harry’nin içini tarifsiz bir hüzün kapladı. Ron yüzünde buz gibi bir ifadeyle Fred’in fotoğrafına bakarken Hermione yanına gelip ona sarıldı ve başını omzuna dayadı. Ron Hermione’nin elini sıkı sıkı tuttu.

Dudaklarını ısırarak “Böyle olmamalıydı…” diyebildi sadece başını iki yana sallarken.

Remus Lupin ve Tonks için seçilen fotoğrafta ikili, güzel bir sonbahar günü, sarı yapraklarla bezeli parkta bir banka oturmuş el ele tutuşuyorlardı. Lupin için artık acı verici dönüşümler, iç bulandırıcı Kurtboğan iksiri, yeraltında diğer kurt adamlarla geçirilecek sefalet dolu bir hayat yoktu. Ama ne o ne de Tonks oğullarını bir daha asla kucağına alamayacaktı. Ted Lupin aynen Harry gibi ailesini sadece bu fotoğraflardan tanıyacaktı. Lavender, Fenrir Greyback’in pençesinden gelecek ölümden çok uzaktı. Colin de keza öyle. Ama ölüm onları bir şekilde Hogwarts’ta bulmuştu. Harry başını çevirip, salonu gözlemlediğinde diğer panelleri ve fotoğrafları da gördü. O sırada arkalarından tanıdık bir ses yükseldi:

“Ah! İşte buradasınız…”

Döndüklerinde zümrüt yeşili şık cübbesiyle Minerva McGonagall’ın onlara doğru yaklaştığını gördüler. Çoğu zaman yüzünde yerleşmiş sert ifadeye rağmen McGonagall Harry’nin en çok sevip, saygı duyduğu öğretmenlerden biriydi ve artık Hogwarts’ın Müdiresiydi. Kısa bir kucaklaşmanın ardından McGonagall onları tepeden tırnağa süzdü ve kaşlarını çattı.

“O yaşları gözlerinizden silin Miss Granger,” cübbesinden yeşil bir mendil çıkarıp Hermione’ye uzattı. “Weasley? Potter? Kingsley artık Bakanlık için çalıştığınızı söyledi. Eh, bu ara Azkaban’a işim düşerse Dolores’e senin Seherbaz olman için ne gerekiyorsa yapacağımı söylediğimi bir hatırlatayım.” Ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Bu söz üzerine gözyaşlarını silmeye çalışan Hermione zorlukla gülümsedi. Harry de dayanamayarak sırıtmaya başladı. McGonagall nadiren şaka yapardı ama yaptığında da sözünü hiç sakınmazdı.

“Hogwarts gerçekten iyi durumda profesör,” dedi Harry. “Eski haline getirmek için epeyce uğraşmış olmalısınız.”

McGonagall başını salladı “Hiç kolay olmadı. Tabi onaramadığımız yerler de var. Örneğin ihtiyaç odası… Tüm çabamıza rağmen bir daha hiç açılmadı,” İçini çekti, “Çok yazık… Böyle kadim, büyülü bir yerin kaybı…”

Harry, Ron ve Hermione birbirine baktı, ihtiyaç odası Hogwarts savaşı sırasında Crabbe’nin yakıp kontrol edemediği Zebaniateşi yüzünden kavrulmuş ve anlaşılan eski öğrencilerin tüm ganimetleriyle beraber yanarak sonsuza dek kapanmıştı. Dumbledore’un Ordusu’nun oradaki ilk buluşmasını hatırlayan Harry’nin yüreği sızladı.

“Yenilenmesi en zor şeyler heykellerdi, onları şatonun müdafaasında kullandığımız için çoğu un ufak olmuştu. Sihirli bitkilerin büyük bir kısmı çatışmada zarar gördüğü için seraları da hala kullanamıyoruz. Pomona eksik bitkilerin yerine yenilerini üretmek için gece gündüz çalışıyor ama…” nefes aldı ve olduğu yerde dikleşti, “Öğrencilerin durumu daha büyük bir sorun… Savaşa katılanların neredeyse tamamı testralleri görebiliyor artık. Yaşadığı sarsıntıyı hala atlatamayan hatta bu yıl okula dönemeyen pek çok öğrenci var…”

Harry bu duruma pek kafa yormamıştı ama McGonagall haklıydı, savaştan zarar gören sadece şato değildi. Her ne kadar yaşı küçük öğrenciler evlerine yollanmış olsa da Colin gibi birkaçı şatoda gizlice kalmayı başarmıştı. Kalıp savaşmayı seçen pek çok öğrenci de sevdiklerinin ölümüyle ilk kez yüzleşmişti.

McGonagall devam etti, “Aslında siz üçünüzden bu gece burada kalıp öğrencilerle vakit geçirmenizi isteyeceğim. Bugünden sonra olanlara set çekmeyi planlıyorum…”

Hermione büyük bir sükûnetle, “Tabi ki profesör, seve seve…” diye cevap verdi.

“Onlarla konuşmanız benim için yeterli. Yaptıklarınızın farkındalar ve size adeta tapıyorlar, ben sadece olanlarla baş edebilmelerine yardım etmenizi istiyorum,” zorlukla gülümsedi.

Profesör McGonagall onlara töreninin yapılacağı okul arazisine kadar eşlik etti ve yeniden gün ışığına çıktılar. Dumbledore’un cenazesine de ev sahipliği yapmış olan bahçe, tören için şimdiden hazır gibiydi. Tam avlunun ortasına yerleştirilmiş olan heykelin çevresine kırmızı bir branda çekilmişti. Konuşmacılar için şık ahşap bir kürsü ayarlanmıştı. Gölden bahçeye doğru esen hoş rüzgâr nemli havayı taşıyor ve içlerini ferahlatıyordu.

McGonagall, “İzninizle, son hazırlıkları tamamlamamız gerekiyor. Siz lütfen rahatınıza bakın,” diyerek onları başıyla selamlayıp uzaklaştı.

Kürsünün hemen önüne dinleyiciler için beyaz giydirilmiş sandalyeler yerleştirilmişti. Her sandalyenin üzerine de misafirin isminin yazılı olduğu altın renkli bir plaka konmuştu. Harry, Ron ve Hermione görünüşe göre Kingsley, Grines, McGonagall, Slughorn, Sprout, Robards ve Hogwarts öğretmenleriyle aynı sırada oturacaktı. Bir süre dinlenebilmek için sandalyelerine yerleşip erken gelen ziyaretçiler için hazırlanmış ufak kanepelerden atıştırmaya başladılar.

Mr ve Mrs Weasley yanlarında Ginny ile araziye indiklerinde saat artık bire geliyordu. Üçünün de yüzü asıktı ama tüm grup bir araya geldiğinde ruh halleri aniden değişiverdi. Mr Weasley, Bill, Charlie ve George’un işleri yüzünden gelemeyeceklerini söyledi. Bill’in Gringotts’ta yeni büyücü mali yılı için hazırlık yapması gerekiyordu. Charlie Romanya’daki işini bırakamamıştı, George ise Weasley Büyücü Şakalarının Hogsmeade Şubesini açmaya hazırlanıyordu.

“Başına geçireceği kişiye karar verdi mi baba?” diye sordu Ron.

Mr Weasley kısaca, “Sanırım bu görevi geçici olarak Verity’ye emanet edip Diagon Yolu’ndaki şube için yeni bir çalışan bulacak,” dedi. “Bu arada Percy de Kingsley ve diğerleriyle geliyor.”

Dakikalar geçtikçe bahçe giderek daha kalabalıklaşıyor, tanıdık yüzler belirmeye başlıyordu. Neville Longbottom büyükannesi Augusta Longbottom’un kolunda avluya adım attığında başlar hızla onlara döndü.  Neville, Hogwarts Savaşı’nda Karanlık Lord’a karşı çıkma cesaretini gösterdiği ve Nagini’yi Godric Gryffindor’un kılıcıyla öldürdüğü için büyük bir popülariteye sahip olmuştu. Bu yüzden olsa gerek, attıkları her adımda Mrs Longbottom’un gururu gözlerinden okunuyordu.

Neville, Harry, Ron ve Hermione’yi gördüğü anda neredeyse koşarak yanlarına geldi.

“Sizi görmek bir harika!” dedi heyecanla. “Gerçi Gelecek Postası her sayıda mutlaka size bir sayfa ayırıyor. Bakanlığa katıldığınızı duydum, açıkçası fırsatım olursa ben de Mr Shacklebolt ile konuşmak istiyorum.”

Harry memnuniyetle, “Neville bu harika olur. Kingsley bize pek çok yerde açıkları olduğunu söyledi. Bence şansını mutlaka denemelisin.”

Neville’nin ağzı kulaklarına vardı, “Profesör McGonagall, Profesör Sprout’un asistanı olmam ve gelecekte yerini almam için teklifte bulundu. Ama şimdilik şansımı Bakanlıkta denemek istiyorum.”

Ron atıldı, “Annen ile baban nasıl Neville?”

Hermione Ron’un ayağına basarken aynı anda dirsek attı, ama olan olmuştu.

Neville hiç bekledikleri tepkiyi vermedi, gülümseyerek, “Çok daha iyiler… St. Mungo’daki şifacılar ilerleme kaydettiklerini söylüyor, böyle devam ederse taburcu edip eve bile yollayabilirlermiş.”

Hermione sevinçle elini çırptı, “Neville bu harika!”

“Teşekkürler,” Gözleri Hermione’nin omzunun üzerinde bir yere sabitlendi ve selam verir gibi tek elini kaldırdı. “Ah! Büyükannem beni çağırıyor, gitmem gerek. Yanında McGonagall ile Sprout var, onlara da merhaba demeliyim, görüşürüz”.

“Görüşürüz, Neville.”

Neville uzaklaştığında Elphias Doge onları gördü ve yanlarına geldi, Albus Dumbledore ve Dolores Umbridge hakkında uzunca bir sohbete daldılar.  Elphias Doge yanlarından ayrıldıktan sonra bir süre Luna ve Hannah Abbott ile konuştular.

Güneş yavaş yavaş alçalmaya başladığında Kingsley, Grines ve Robards yanlarında Harry’nin tanımadığı genç ve son derece güzel bir cadı ve Percy Weasley ile beraber bahçeye indi. Harry Kingsley ve Percy ile selamlaştı. Kingsley Shacklebolt, Minerva McGonagall ile kısa bir sohbetin ardından ön sıranın en ortasındaki yerine oturdu. Robards da elindeki kadehi kaldırarak onları selamladı. Grines son derece yorgun ve dalgın görünüyordu. Sanki etrafında olan bitenin farkında değil gibiydi. Horace Slughorn’un yanına yerleşti ve ikisi derin bir sohbete daldı. Harry Arcanus Grines’in de Hogwarts’tayken Slug Kulübünde olup olmadığını, o ünlü davetlerine katılıp katılmadığını merak etti. Slughorn buna bayılırdı, ne de olsa Grines, Lord Voldemort’un yanına bizzat çağırma gereğini duyduğu büyük bir büyücüydü.

O bunları düşünürken Minerva McGonagall kürsüye geçti. Boğazını temizleyip asasını boynuna dayayıp “Sonorus” dedi. Misafirler ağır ağır yerlerine geçerken önündeki notları düzenledi. Arazide göz gezdiren Harry, at adam Firenze, Hagrid ve Grawp’ın da en arkada olduğunu fark etti. McGonagall Kingsley ile bakıştıktan sonra kalabalığa döndü.  Artık bahçede rüzgârın fısıltısı dışında hiçbir şey duyulmuyor, çıt bile çıkmıyordu.

“Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okuluna hepiniz hoş geldiniz.

Bugün burada Sihir Dünyasını saran kötülüğün aramızdan aldığı değerli dostlarımızı anmak, cadılar, büyücüler ve karanlığın yok olmasında emeği geçen herkese; ev cinlerine, at adamlara, deniz halkına, Grawp’a, kısacası herkese şükranlarımızı sunmak için bulunuyoruz. Sizler olmasaydınız bu savaştan sağ çıkmayı başaramazdık.

Ama bu avluda bulunan üç kişi var ki, onlar olmasaydı bu mücadele baştan ölü doğar, asla var olamazdı. Harry Potter, Ron Weasley ve Hermione Granger’a hepinizin huzurunda teşekkür ediyorum.”

Bu sözlerin üzerine kalabalıktan büyük bir alkış sesi yükseldi. Harry, Ron’un sandalyesinde dikleştiğini fark etti. Profesör McGonagall konuşmasına devam etti.

“Hogwarts’ı onarsak da yüreklerdeki tahribatı onarmak o kadar kolay değil. Şimdi sizleri asalarınızı son üç yıldır bizimle aynı saflarda savaşıp hayatını kaybetmiş olan dostlarımız için kaldırmanızı rica ediyorum.”

Herkes aynı anda ayağa kalktı, asalarını artık iyice kararmaya yüz tutan gökyüzüne doğrulttu.

McGonagall’ın saydığı ilk isim Albus Dumbledore’du.

Dumbledore’un ismi telaffuz edildiği anda asaların ucu ışıldamaya başladı;

Cedric Diggory, Sirius Black, Alastor Moody… İsimler art arda geldikçe Harry gözlerinin dolduğunu fark etti. Kalbi küt küt atarken asanın pırıltısı da artıyordu, ucundan sızan ışık gökyüzünde diğer asalarınkine karışıp beyaz iplikler, helezonlar oluşturuyordu.

Severus Snape, Remus Lupin, Nymphadora Tonks…

Işığın birleşerek oluşturduğu beyaz bulut büyüyüp parıldarken, şatodan herkesin tüylerini diken diken eden yas dolu bir şarkı yükseldi. McGonagall isimleri saymaya devam etti. Son ismi de okuduğunda asalar yere indi ama bulut kaybolmadı; havada ağır ağır süzüldü, ardından da kalabalığın üzerine yağdı. Harry bulut tamamen yere indiğinde kendini garip bir şekilde daha güçlü ve kararlı hissetti. Kalabalığa baktığında herkesin yüzünde benzer bir şaşkınlık gördü.

McGonagall teşekkür edip sözü Kingsley Shacklebolt’a bıraktı. Misafirlerden bu defa Kingsley için alkışlar yükseldi. Yas havası dağılmıştı.

Harry’nin gözüne hararetle bir şeyleri tartışan Arcanus Grines ile Horace Slughorn takıldı yine. Slughorn ilginç bir şekilde bu sohbetten dolayı aşırı derecede gerilmiş görünüyordu. Harry konuşan Sihir Bakanından çekinmese Slughorn’un kalkıp gideceğinden neredeyse emindi. Sağ yanındaki Hermione’yi dürterek ikiliyi işaret etti. Hermione’nin gözleri kısıldı, “Slughorn pek mutlu görünmüyor öyle değil mi? Acaba harıl harıl ne konuşuyorlar?”

Arkalarından gelen ses, “Konuşacak çok şeyleri olması doğal değil mi? Ne de olsa Horace, Arcanus’un Hogwarts’taki bina başkanıydı,” dedi.

Ron, Harry ve Hermione aynı anda arkalarını dönüp bir şaşkınlık nidası koyuverdiler. Konuşan Mr Weasley idi ve onların bu tepkisine sırıtmaktaydı.

Ron tısladı, “Merlin’in sarkık şalvarları! Grines bir Slytherin miydi? Kurda kuzu emanet edilir mi?”

Hermione ona karşı çıktı, “Snape de bir Slytherin’di Ron. Hatta Merlin de. Ayrıca Peter Pettigrew da bizimle aynı binadaydı. Seçildiğin bina karakterini tam anlamıyla yansıtmak zorunda değil. Harry de Dumbledore’un bazen seçimi çok erken yaptıklarını düşündüğünü söylememiş miydi?”

Ron, “Hiç itiraz etme, sen de şaşırdın,” dedi.

Hermione sabırla, “Mr Weasley, Kingsley ile arkadaş olduklarını söylediğinden onu hep bir Gryffindor olarak düşünmüştüm, o yüzden şaşırdım. İki binadaki büyücüler fark etmişsindir ki pek sık arkadaş olmuyorlar.”

Ron önüne dönerken kestirip attı, “Neden acaba?”

Harry Mr Weasley’e soru sormak için ağzını açtıysa da Ron’un babası Kingsley’i işaret ederek onu surturdu ve “Sonra” dedi fısıltıyla. Bin bir soru kafasında dönüyordu Harry’nin, Arcanus Grines bir Slytherin’di ha! Kingsley ile nasıl arkadaş olmuşlardı ki? Shacklebolt ona Sihirli Yasal Yaptırım Dairesinin başına geçirecek kadar nasıl güvenebilmişti?

Bakan, sihir dünyasında adalet, eşitlik ve dayanışmanın önemini anlatan konuşmasını birkaç dakika içinde bitirdi ve artık heykelin açılışını yapmanın zamanının geldiğini söyledi.

McGonagall kucağında Mrs Norris ile bekleyen Argus Filch’e işaret verdi. Filch başıyla onaylayıp kediyi yere bıraktı ve heykelin en başına giderek brandayı kaldırmaya başladı. Aynı anda heykelin dört bir yanında kızıl, loş ışıklar belirdi.

Ortaya çıkan eser, detaylı ve güzeldi.

Hogwarts binasının ufak bir kopyasının önünde bir büyücü, bir cadı, bir at adam, ev cini ve Grawp’a çok benzeyen bir dev, tam karşılarında saldırı vaziyeti almış maskeli Ölüm Yiyenlerle savaşıyordu. Lord Voldemort’un başlığı kapalı olduğundan yüzü görünmüyordu, Nagini her zamanki gibi boynuna sarılmıştı, pelerini de vücudunu tamamen saklıyordu. Harry’nin dikkatini akromantulaların, devlerin ya da Fenrir Greyback’in resmedilmemesi çekti. Göldeki deniz halkı bile düşünülmüşken bunların atlanmasını garipsemişti.

Hermione, “Bence unutulmuş değiller; Kingsley, devler ve kurt adamlar da dâhil olmak üzere Sihir Dünyasını hep bir arada tutmak istediği için konulmalarını istememiş olabilir. Muhtemelen düşmanlık yaratacağını düşünmüştür.” Eliyle işaret etti, “Bu arada büyücüye baksana Remus Lupin’e ne kadar benziyor. Bence hoş ve yerinde bir diorama.”

Harry tekrar bakınca ona hak verdi.

Ron, “Doğrama da ne?” diye sordu.

Hermione, “Doğrama değil, Di-o-ra-ma… Gerçek ya da kurgu bir olayın ya da anın üç boyutlu modellenmesidir. Muggle’lar genellikle maketlerinde kullanır.”

Ron o kadar boş bir ifadeyle bakıyordu ki Hermione açıklama ihtiyacı duydu:

“Son Dünya Kupasında Krum’un Vuransek-ay- Wronski aldatmacasını yaptığı anın, Lynch ve Krum’un ufak modelleri ve iki adım karelik yapay bir Quidditch sahası üzerinde canlandırıldığını düşün.”

Harry ile Ron birbirlerine bakıp “haa” dediler ve başparmaklarını kaldırıp çok iyi anladıklarını belirttiler.

Tam o anda arkalarında bir arbede oldu. Birileri çığlık attı ve koşuşturmalar yaşandı. Harry kafasını çevirdiğinde sandalyelerin bir kısmının dağıldığını ve misafirlerden oluşan bir grubun birini çembere aldığını fark etti. Endişe içinde koştu ve kalabalığın içine daldı. Aklından büyük kısmı Ginny’yi de içeren bir dolu felaket senaryosu geçti.

Ama yerde yatan Ginny değil yaşlı Elphias Doge’du, göğsünü tutarak hırıltılı bir sesle, “Bir – şeyim yok… Sadece – fazla heyecanlandım…” dedi. Bu sözlerine rağmen bir yandan da derin bir şekilde, kesik kesik soluyordu.

Bir kadın sesi duyuldu, “Mr Weasley, rica etsem St Mungo’yla iletişim kurar mısınız? Mümkünse bir patronus yollayın. Kalp krizi olabilir, hazırlıklı gelsinler. Lütfen yolu açar mısınız?”

Kalabalık hemen gelen kişinin rahatça geçebilmesi için bir koridor açtı. Kingsley ve Grines ile gelen genç cadı, meraklı kalabalığı yararak geldi ve Elphias Doge’un başucunda diz çöktü. Harry, Hermione’nin yüz üzerinden yirmi aldığı bir okul ödevine bakar gibi baktığını fark edince cadının kim olduğunu anladı: Elwyn Baines. Omuzlarına kadar dökülen açık kumral saçları ve hafiften çekik mavi gözleriyle gerçekten çok güzeldi. Elphias Doge’a gülümseyince gözleri daha da kısıldı ve gamzeleri ortaya çıktı.

“Mr Doge, beni duyuyor musunuz? Asamı görüyor musunuz? Ne gördüğünüzü bana söyler misiniz?”

Asasını kaldırarak hafifçe salladı, ucunda bir köpekbalığının, ardından da bir hipogrifin görüntüleri çıktı ve havada süzüldü. Elphias Doge yine hızla soluyarak balığı ve hipogrifi tanıdığını söyleyince Baines rahatladı. Yaşlı adamın cübbesinin önünü açıp daha rahat solup almasını sağladı. Önce ağzını kontrol etti, sonra sırtından kendi cübbesini çıkarıp katladı (Kalabalık derin bir iç geçirdi) sonra da Doge’nin boynunun altına koydu, bir elini alnında, diğer elini çene kemiğinin üzerine yerleştirerek başını geriye itti. Elphias Doge’nin nefes alış verişleri bir anda düzene girdi.

“İyi olacaksınız Mr Doge. Lütfen kımıldamayın,” Sonra kalabalığa baktı ve yaşlı adamın rahat nefes alabilmesi için uzaklaşmalarını istedi.

Hermione kaşları çatık ama sakin bir şekilde McGonagall’ın verdiği mendili cebinden çıkararak temiz tarafıyla Elwyn Baines’ı hayranlıkla izleyen Harry ile Ron’un ağzının kenarını sırayla sildi; ardından en az onun kadar kızgın görünen Ginny ile beraber uzaklaştı. Harry ile Ron onun bu hareketi karşısında arkalarından bakakaldı.

Birkaç dakika sonra Elphias Doge kendini çok daha iyi hissediyordu. St Mungo’nun şifacıları onu havada duran büyülü bir sedye ile alıp götürdüler. Tören artık sona ermişti, misafirler okulu yavaş yavaş terk etmeye başlamıştı. Harry ile Ron, herkesle vedalaştıktan sonra McGonagall’a verdikleri sözü tutabilmek için ana binaya geri döndüler. Değişen merdivenlerden çıkarak Gryffindor kulesine geçtiler. Şişman kadına McGonagall’dan aldıkları parolayı söyleyip portre deliğinden geçtiler ve gittiklerinden beri neredeyse hiç değişmemiş görünen Gryffindor ortak salonuna adım attılar.

Yeni Gryffindor’lar onları büyük bir coşkuyla karşıladı. Ron’a olan ilgi en az Harry’ye gösterilen kadar fazlaydı. Ron da bunun tadını çıkarmakta gecikmedi. Büyücü Savaşı, Lord Voldemort, Zümrüdüanka Yoldaşlığı ve Quidditch üzerine bir sürü soru soruldu. Yaşı yetmeyen küçük sınıflar özellikle Üç Büyücü Turnuvasında ejderhayı nasıl geçtiğini defalarca anlattırdılar. Ron ise birkaç adım ötede Sihir Bakanlığı ve Gringotts’a nasıl girdiklerini bolca süsleyerek aktarmakla meşguldü. Harry hikâyenin yeni versiyonunda Lestrange’lerin kasasına bir ejderhanın üzerinden yürüyerek gittiklerini duyunca dayanamayıp kahkahayı bastı ama dik bakışlarla karşılaşınca özür dilemek zorunda kaldı. Ron bu defa da Sihir Bakanlığında Yaxley ile düello yaptığını ve onu bir kunduza dönüştürdüğünü anlatmaya başlayınca Harry pes etti. Bir saat kadar konuştuktan sonra acıkan Ron öğrencilerle beraber bir şeyler atıştırmaya, ev cinlerinin yanına indi.

Sonunda herkes gittiğinde ortak salonda yalnız başına kalan Harry, şöminenin hemen karşısındaki koltuğa yığıldı. Gün boyunca ne kadar yorulduğunu yeni yeni anlıyordu. Asasını komodine bırakıp gözlüğünü çıkardı, gözlerini ovuşturup esnedi. Şömineye baktığında dördüncü sınıfta Üç Büyücü Turnuvasına hazırlanırken vaftiz babasının alevler arasında beliren kafası geldi aklına. Üzerine yine yoğun bir kasvet çöktü. Sirius da yoktu artık, Harry’nin onun gidişinin üzerinden neredeyse üç sene geçtiğine inanası gelmiyordu.

Yaşadığı moral bozukluğunu atlatmanın yollarını düşünürken aklına Ginny geldi. Şu anda nerede, ne yaptığını merak etti. En azından harita üzerinde dolanan ayak izlerini ve adını görebilmek için elini resmi cübbesinin cebine attı, Hogwarts’taki üçüncü yılında Fred ile George Weasley’in ona verdiği Çapulcu Haritasını çıkardı.

Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki hayırlı bir şey düşünmüyorum.

Hogwarts binası ve arazi önüne serilmişti işte. Parmağını büyük salonun olduğu bölümün üzerinde gezdirip Ginny’nin ismini aradı. Bulması da uzun sürmedi, Ginny oradaydı, Hermione’nin yanında. Etrafı diğer öğrenciler tarafından çevrelenmişti. Bir süre öylece onu izledi. Barışmak için aşağı inmeye karar verdi.

Derken gözü haritanın köşesine doğru kaydı.

Çok garip bir şey gördü orada, açıklayamadığı, anlam veremediği bir şey.

Kara gölün ortasında bir isim Dumbledore’un Beyaz Mezar’ına doğru ağır ağır ilerliyordu parşömenin üstünde; gözlerini haritadan ayırdı ve yine alevlere baktı, düşündü… Dumbledore’un mezarı… Daha önce de kapılmıştı bu öngörüye… Ve harekete geçmemeyi seçmişti… Aniden zihninde bir şimşek çaktı ve Harry ayağa fırladı:

“Mürver asa! O, mürver asanın peşinde!”

Arcanus Grines ismi haritanın üzerinde Beyaz Mezara doğru kayıyordu.

* * *

Altıncı bölüm:
“Zindanlarda”

⁠⁠⁠Evapsie!
115 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir