3. FİLME KALAN SÜRE

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #19: Karanlık Prens Sorunsalı [Kısım 2]

Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #19: Karanlık Prens Sorunsalı [Kısım 2]

GİRİŞ İÇİN TIKLAYIN.

18. BÖLÜM [Kısım 1]

18. BÖLÜM [Kısım 2]

19. BÖLÜM [Kısım 1]


Lord Voldemort’un o karanlık gece, Harry Potter‘ı kaçırıp öldüremeyince kendi oğlu gibi büyütmeye karar verdiği alternatif bir hayran hikâyesine ne dersiniz?
Karanlık Prens” serisini, Safina Mazhar‘ın kaleminden ve yazarın gözden geçirdiği yeni versiyon üzerinden taze bir çeviriyle sizlerle buluşturuyoruz. Karşınızda İçimdeki Karanlık cildinin on dokuzuncu bölümü!

bölüm 19

Karanlık Prens Sorunsalı

[Kısım 2]

Bir saat içinde başlanması planlanan yeni bir Yoldaşlık toplantısı vardı. James, uyanık kalabilmek için kendine kopkoyu bir kahve yaptı. Tüm gün Seherbazlık işleriyle burası arasında gidip geldiği için fevkalâde yorgundu; karargâhta bitmek bilmez gece nöbetleri de, tüm enerjisini emip bitiriyordu. Gece uyanık kalması gerekmediği halde uyuyamamıştı.

Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Harry ile hiçbir ilerleme kaydedememişti ve oğlunun ona beslediği büyük düşmanlığa şahit olmak, yüreğini parçalıyordu. Tüm geceleri, Harry’ye nasıl ulaşacağını düşünmekle geçiyordu; Harry’yi, düşmanı olmadıklarına ikna etmek için ne söylemesi ya da ne yapması gerektiğini düşünüp duruyordu. Harry ile ilgili düşüncelerin yanında, onu nasıl bir geleceğin beklediği üzerine korkunç rüyalar da, James’in uykusuz geceler geçirmesinin diğer sebebiydi. Gün boyu ne kadar yorulmuş olursa olsun, geceleyin yatağa uzandığı zamanlarda tek düşünebildiği Harry’ydi ve asla uykusu gelmiyordu. Bu, onu yavaş yavaş öldürüyordu. Biraz olsun dinlenmesi gerektiğini biliyordu, yoksa sonunda bitap düşüp büsbütün aklını oynatacaktı. Esnemesini bastırdı ve masada yemeğini bitirmek üzere olan Remus’un yanına gitmek için masadan kalktı.

Daha ona ulaşamadan, mutfağın kapısı açıldı ve Moody içeri girdi. James, Moody’nin Harry’ye yapmaya çalıştıklarını Poppy’den öğrendiğinden beri, onunla hiç karşılaşmamıştı. Tam da o anda, öfke ve sinir James’in tüm vücudunu ele geçirdi ve Yoldaşlık üyesi Seherbaz arkadaşının üzerine yürüdü.

“Moody!” diye seslendi. “Harry’ye iksir vermeye çalışarak ne halt ettiğini zannediyordun?” diye sorarak önüne çıkıp onu durdurdu.

Yüzü yara iziyle dolu Seherbaz’ın birbirine uymayan bakışları, James’in kızgın ela gözleriyle buluştu.

“İşimi,” diye cevapladı ters ters, “ve görünen o ki, bunu yapan bir tek ben kaldım.”

James ona bakarken, gözleri daha da kısıldı.

“Sakın saçmalıklarına başlama!” diye tısladı. “Görev arkasına sığınıp düşmanlık göstermen, işini iyi yaptığını göstermez!”

“Benim düşmanlığım, haklı bir düşmanlık!” diye cevap verdi Moody. “Yoksa Frank ve Alice’e olanları unuttun mu?”

James sustu; Moody’e olan siniri ve kızgınlığı, ölmüş arkadaşlarının bahsi geçince neredeyse kaybolmuş, kalbine bir huzursuzluk çökmüştü. Moody’nin yüzüne öylece bakakaldı; yüzünde dile getirilmeyen acıyı ve ıstırabı görebiliyordu.

“Frank ve Alice benim için de önemliydi,” diye başladı James.

“Hiç öyle görünmüyor!” diye homurdandı Moody.

“Alastor,” diyerek yorgunlukla soludu James. “O benim oğlum. Benden ne yapmamı bekliyorsun?”

“Senden doğru olanı yapmanı beklemiştim!” dedi Moody, burnundan soluyarak.  “O çocuk, bizden iki kişiyi öldürdü. Onlar senin arkadaşlarındı, Potter! Ölümlerinin intikamı alınmasın mı?”

James’in içi paramparça oldu; Frank ve Alice’in cinayetinin intikamının alınması gerektiğini biliyordu, ama o kelimeleri söylemesi, kendi kanından canından olanı suçlaması demekti.

“Hiç kimse için kolay değil.” Remus, James’in arkasından konuşmuştu. Masadan kalkarak arkadaşının yanına geldi. “James’i bu kadar zor bir duruma sokmaya hakkın yok,” diyerek Moody’yı azarladı.

“Bunun zor bir tarafı yok,” diye çıkıştı Moody. “Çocuk suç işledi, bedelini ödemeli.”

“Peki, bedeli ne?” diye sordu Remus. “Canı mı? Öpücük mü? Parmaklıklar ardında bir ömür mü? Bu, Frank ve Alice’i geri getirecek mi?”

“Hiç olmazsa, konuşmasını sağlamalı,” dedi Moody sertçe. “Karanlık Prens bizim himayemizdeyken, ondan alabildiğimiz kadar bilgi almalıyız.”

James ya da Remus cevap veremeden önce kapı açıldı ve Dumbledore içeri yürüdü. Yüz ifadesi, James’e Moody’le yaptığı tartışmayı unutturmuştu. Dumbledore’u bu kadar keyifli görmeyeli uzun zaman olmuştu.

“Merhaba,” diye selam verdi Dumbledore; mavi gözleri deli gibi parlıyordu.

“Dumbledore,” diye onu selamladı Remus. “Erken geldin,” dedi. “Toplantının ikide başlayacağını sanıyordum.”

“Öyle,” diyerek gülümsedi Dumbledore. “Toplantıdan önce James ve Lily’le konuşmak istedim.”

James, toplantının Harry ile ilgili olacağını zaten biliyordu. Son yapılan tüm toplantıların konusu, yalnızca Harry idi.

“Ne oldu, Dumbledore?” diye sordu James; hem meraklı hem endişeliydi.

“Oldukça iyi haberlerim var,” dedi Dumbledore, içten bir gülümsemeyle. “En sonunda Bakan Fudge’ı ikna ettim. Bütün hafta onunla birçok görüşme yapmam gerekti, ama sonunda, sonu gelmez tartışmalarımıza değdi.”

Harry Potter

James ile Remus birbirlerine şaşkın bakışlar attılar. Moody bile gözünü Dumbledore’a dikmiş, ne dediğini anlamaya çalışıyordu.

“Neden bahsediyorsun?” diye sordu James. “Bakan neye ikna oldu?”

Dumbledore, eliyle, mutfak masasındaki sandalyelere oturmalarını işaret etti ve dördü birlikte oturdu.

“Bundan az sonra toplantıda bahsedeceğim, ama Lily ile sana önce söylemek istedim,” dedi James’e. “Harry’yi Hogwarts’a götürüyorum.”

Dumbledore’un sözleri üzerine, ortama şaşkınlık dolu bir sessizlik çöktü. James, Dumbledore’a ne demek istediğini sormak istese de sesi çıkmıyordu. Harry’yi Hogwarts’a götüremezdi; düşüncesi bile, çok saçmaydı. James bir şey söyleyecek gücü kendinde bulamadan önce, Remus beceriksizce konuştu.

“Onu nereye götürüyorsun?”

“Hogwarts’a,” diye cevapladı Dumbledore; sanki dünyanın en basit şeyini söylüyordu. “Kendi yaşıtı cadı ve büyücülerle birlikte altıncı sınıfa başlayacak.”

Bu kadarı, James’in şoktan uyuşmuş halinden uyanmasına yetmişti.

“Ne?” diye haykırdı. “Sen… sen ciddi olamazsın!” dedi, kafasını sallayarak. “Fudge asla… Harry bunun için… çok… nasıl oldu da… sen…!” derken sesi git gide kısıldı; anlaşılmayan sözleriyle mantıklı tek bir cümle kurmayı becerememişti. Dumbledore, yüzünde bir gülümsemeyle elini kaldırıp onu susturarak onu bu dertten kurtardı.

“Seni temin ederim, James, herkesin güvenliğini dikkate alarak bunu enine boyuna iyice düşündüm,” dedi ona. “Harry’le konuştuğum andan beri, onu bizim tarafımıza çekmenin ne kadar zor olacağını da fark ettim. Voldemort’a olan sadakatinin ve bağlılığının ne kadar kuvvetli olduğunu düşünürsek, ne yazık ki, onu inancından döndürecek ne bir söz söyleyebilir ne de bir şey anlatabiliriz.” James’e bakan gözleri, empati ve hüzünle gölgelenmişti. “Harry’yi yolundan döndürmek için bize verilen zamanın ne kadar kısıtlı olduğunun gayet farkındayım. Harry, burada, kendini bir tutsak gibi hissederek kaldığı sürece, bize olan kızgınlığının daha da artacağına ve ona ulaşmanın daha da imkânsızlaşacağına inanıyorum.” Başını eğip birbirine kenetlediği parmaklarına baktı. “Onu Hogwarts’a götürmenin, ona, bizimle kalmayı seçerse, hayatının nasıl olacağını göstermek adına bir fırsat olduğunu düşünüyorum; etrafı kendi yaşıtı akran çocuklarla çevrili olunca, bunun onda büyük bir fark yaratacağına inanıyorum.”

James hiçbir şey söyleyemedi. Dumbledore’un sözlerinin doğruluğuna tüm kalbiyle inanmak istiyordu. Belki de, belki de sahiden, Harry’nin direncini kırmanın anahtarı Hogwarts’taydı ve böylece oğluna sonunda kavuşabilirdi.

“Hata yapıyorsun,” dedi Moody, usulca. Genelde sert çıkan sesi, bu sefer, tıslar gibi fısıldamasıyla kısık çıkmıştı. “Çocuğu Hogwarts’a götürmek, Voldemort’u okula davet etmekten farksız!” Sihirli mavi gözü, diğer normal gözü gibi Dumbledore’a dikilmişti.

“Voldemort, Hogwarts’a giremez,” diye sakince konuştu, Dumbledore. “Voldemort’tan ve Ölüm Yiyen’lerinden uzakta tek bir güvenli yer varsa, o da Hogwarts’tır.”

Moody başını iki yana salladı; ürkütücü gri saçları etrafında dalgalandı.

“Sihir Bakanlığı’na geldi!” dedi. “Çocuğun Hogwarts’ta olduğunu öğrenince, onu oradan da kurtarmaya çalışabilir!”

GÖZ ATIN  Kuzey Amerika Büyücüleri İle İngiliz Büyücüler Arasındaki 11 Devasa Fark

“Voldemort, Sihir Bakanlığı’na bizzat gelmedi. Birkaç sokak ötede bekliyordu,” diye hatırlattı, Dumbledore. “Ayrıca, Ölüm Yiyen’lerin Bakanlık’a girebilmiş olmasının tek nedeni, uzun zamandır aralarında Bakanlık çalışanlarının da olmasıdır. Hogwarts, Voldemort’un casuslarının olmadığı güvenli bir yer,” diye belirtti Dumbledore. “Ben Hogwarts’ta Müdür olduğum sürece, Voldemort okulun yakınına bile gelemez.”

Moody ona gözünü dikmiş, öfkeyle bakıyordu.

“Okulun Müdür’ü olarak, senin işin, öğrencilerin okuldayken güvenliğini sağlamak,” diyerek patladı Moody. “Bir katili, masum çocukların arasına koymak da ne demek oluyor? Sen hangi hakla çocukların hayatlarını tehlikeye atıyorsun?”

“Kes sesini, Moody!” diyerek araya girdi James; daha fazlasını kaldıramayacaktı.

“Sen sahiden orada öylece oturup Albus’un önerdiği tehlikeyi görmezden mi geleceksin?” diye sordu Moody, James’e. “Çocuğun neler yapabildiğini herkesten daha iyi bilen sen!” Bakışları, James’in boynunda, bıçağın yardığı kesiğin bıraktığı yara izine gitti. “Kahrolası bir tüy kalemi bir bıçağa çevirdi!” diyerek daha fazlasını hatırlattı. “Hogwarts’ta neler yapabileceğini bir düşünsene!”

James’in boğazı düğümlenmiş, söylemek istediği isyan dolu sözleri, boğazının gerisinde takılıp kalmıştı. Moody’le nasıl tartışabilirdi? Haklıydı; Harry, asasız bir şekilde, eski bir tüy kalemi bir bıçağa dönüştürmüştü.  Hogwarts’ta da aynısını ya da daha kötülerini yapmasını ne durduracaktı? Peki ya, Hogwarts’taki tüm o çocuklara ne olacaktı? Hayır, çok tehlikeliydi; Dumbledore ne yapıyordu?

James yüzünü Dumbledore’a döndü; ama büyücü, başını çoktan ona çevirmiş, anlayışlı gözlerle bakıyordu.

“Seni temin ederim, James, her şey kontrolüm altında. Kimsenin güvenliği tehdit altında olmayacak; bu konuda sana söz veriyorum.”

James bunun nasıl mümkün olacağını anlamıyordu, ama Dumbledore’a her zaman güvenmişti ve şimdi de güvenebilirdi.

“Orijinal planına ne oldu?” diye sordu Moody, Dumbledore’a. “Ondan neden vazgeçtin?” diye ekledi. “Plana sadık kal ve Karanlık Prens’le en başından beri ne yapmak istediysen onu yap! Onu Voldemort’u kıstırıp yok etmek için kullan!”

“Durum artık daha da karışık,” diye sakince cevapladı Dumbledore. “O planı yaparken, Karanlık Prens’in Harry olduğunu bilmiyordum. Voldemort’u tuzağa çekmek için onu kullanamam.”

“Nedenmiş?”

“Çünkü Harry bunun için fazla değerli,” diye açıkladı Dumbledore, tereddüt etmeden. “Harry seçilmiş kişi; Voldemort’u yok edebilecek tek kişi ve onu hiçbir şekilde riske atmam.”

Dumbledore’un sözleri üzerine, James’in midesi ters takla attı. Kehanetten söz edilmesinden nefret ediyordu; oğlunun isminin aynı cümlede kullanılmasından daha da nefret ediyordu.

“Albus, gözünü aç” diye hırladı Moody. “Çocuk, kahraman falan değil! Bu dava, çoktan kaybedildi! Voldemort’u hiçbir zaman yok etmeyecek; çünkü o, onlardan biri!”

James yumruklarını sıktı; ama yine de, karşı çıkacak gücü kendinde bulamadı. Harry, bu savaşın karşı kısmındaydı.

“Katılmıyorum,” diyerek başını iki yana salladı Dumbledore. “Harry kesinlikle onlardan biri değil; kendini bir Ölüm Yiyen olarak görmüyor, bunu kendisine yapılmış bir hakaret olarak algılıyor.” Bakışlarını James’e çevirdi; James, o anda, gümüş maskeli oğlunun büyük bir sinirle tıslayarak ‘Ben pis bir Ölüm Yiyen değilim!’ dediği anı hatırladı.

“Doğru!” diye haykırdı James; aklına gelen anıyla üzerine bir rahatlama gelmişti. “Ona Ölüm Yiyen diye seslendiğim gün, çok sinirli bir tepki verdi.”

Moody, James’i duymazdan geldi.

“Kendini, canı nasıl isterse, öyle görebilir!” diye homurdandı Moody. “Gerçek, onun Voldemort’un tarafında olduğu. Voldemort ne istiyorsa, o da onu istiyor. Kahrolası kehanet ne derse desin, Voldemort’a sırt çevirip bizim tarafımıza geçmeyecek!”

“Kehanete inanmak zorunda değilsin,” diye aniden konuştu Remus. “Zaten çok sayıda insan inanmıyor. Ancak, Harry’nin ne yapıp ne yapmayacağını bilemezsin; o yüzden, şöyle varsayımlarda bulunmayı bırak,” dedi Moody’ye, oldukça sinirli bir halde.

“Bu savaşı kazanmamızın anahtarı, Harry,” dedi Dumbledore, Moody’ye, “ister kehanetle olsun, ister kehanetsiz. Voldemort’a ulaşmamız için gerekli tüm bilgi onda. Bizi ona götürebilir.” Dumbledore’un ifadesi bir anda karanlıklaşınca masanın etrafındaki atmosfer de aniden değişmişti. “Ondan zorla bilgi almak ya da bunun için onu tehdit etmek, bir çözüm yolu değil.” Yalnızca Moody’ye konuşuyordu. “Harry, tutsağımız değil, Alastor. Bir tutsak gibi muamele görmeyecek.” Ses tonundaki uyarı bile, tek başına yeterince açıktı. “Harry’nin burada güvende olduğuna ve düşmanı olmadığımıza inanmasını istiyorum. Harry’nin, Voldemort’tan ve onun ona verdiği görevlerden uzak bu dünyanın bir parçası gibi hissetmesini istiyorum. Ancak nasıl bir şeyden çekip alındığını anladığı zaman bu dünyadaki, ailesindeki, gelecekteki yerini de anlayacak ve Voldemort’a karşı durup onu ebediyen terk edecektir.”

“Bunun gerçekten olacağına inanıyor musun?” diye sordu Moody, sinirinden güçlükle konuşarak.

“Harry’ye güveniyorum,” dedi Dumbledore, başıyla onaylayarak. “Annesine, babasına ve ailesine de güveniyorum,” diye ekledi, başıyla James ve Remus’u işaret ederek. “Onu kabullenerek ve severek onun kalbini kazanacaklardır. Kehanetin gerçekleşeceğine inanıyorum ve Harry’ye güveniyorum; Voldemort’un yok etmek istediği dünyayı gördüğünde doğru tarafı seçeceğine inanıyorum. Harry Hogwarts’a gittiğinde ve yaşıtlarıyla yaşamak ve nefes almak için bir şansı olduğunda, Voldemort’un ayırmak istediği bu yeni nesil için onun karşısında onları korumak adına savaşacaktır. Poppy’nin çocuklarını kurtarmak için kendi adamlarına etkileyici bir şekilde karşı gelerek ve o masum hayatları kurtararak, bunu biraz olsun kanıtladı.”

Moody, hem arkadaşı hem lideri olan adama öylece bakarak uzun dakikalar boyunca sessiz kaldı. Ardından, yavaşça ayağa kalktı; iki gözü de Dumbledore’a sabitlenmişti.

“Bunu yaptığına pişman olacaksın,” dedi usulca. “Ona olan inancın, sonunu getirecek, Albus! O çocuk hiçbir zaman Voldemort’u terk etmeyecek ve ne sen ne de bir başkası bunu değiştiremeyecek!” Dumbledore’a kızgınlıkla bakıyordu. “Tüm bu yaptığın, yalnızca yılana sarılmak; ama en başından yılanın başını ezmen gerektiğini göreceksin!”

Sözlerinin ardından, dönüp mutfağı terk ederek masada oturan üç adamı da üzücü bir sessizliğin içine hapsetti.

* * *

Kırk sekiz saat dolmuştu. Voldemort, odanın ortasında durmuş, kırk sekiz saat içinde Karanlık Prens’i hapisten çıkarıp getirmelerini emrettiği adamlarına gözünü dikmiş bakıyordu.

Görevin altından kalkamamışlardı.

Voldemort’un acımasız bakışları, ayaklarının dibinde bağlı duran ve kanlar içinde diz çökmüş üç adamın üzerinde sabitlendi. Bu üç Bakanlık çalışanı, Ölüm Yiyen’ler tarafından kaçırılmış ve işkence görmüştü. En azından, adamları bir şey yapmayı becerebilmişti.

Merhametsiz kırmızı gözleri, önünde diz çökmüş, elleri arkalarından bağlanmış, yırtık pırtık cüppeleri kana bulanmış bir halde duran, hırpalanmış ve bozguna uğramış adamları inceledi; bu onu daha da sinirlendirmişti. Bu adamlar büsbütün işe yaramazdı ve hiçbir faydaları olmamıştı. Harry’nin nerede olduğunu bilmiyorlardı. Adamlar Karanlık Prens’in nerede olduğunu bilmediklerini çığlıklar eşliğinde yalvararak söylediklerinde Voldemort onlara inanmamıştı. İşkence boyunca, Harry’nin hangi hapishaneye götürüldüğünü ve onunla ilgili hiçbir şey bilmediklerini sürekli tekrarlamışlardı. Ama Voldemort, yine de, Ölüm Yiyen’lerin elinde işkence görmeye devam etmelerini emretmişti. Nihayetinde, bu üç kurbanın sürekli tekrarlayan çığlıklarından ve bilmek için yanıp tutuştuğu bilgiyi vermemekte direnmelerinden usanmış, onların zihnine nüfus ederek anılarını acımasızca lime lime etmişti. Ancak, tüm bulduğu, ailelerinden, arkadaşlarından, sevdiklerinin doğum günü ve yıl dönümlerine dair anılardan başka bir şey değildi; Harry’den hiçbir iz yoktu; nerede tutulduğunu bulmasına yarayacak en ufak bir ipucu bile yoktu.

Voldemort, midesini bulandırmaktan başka bir şeye yaramayan iki erkek ve bir kadından oluşan üç kurbanını inceledi. Hiçbir işe yaramamışlardı. Üçünün arkasında duran Ölüm Yiyen’lere baktı.

GÖZ ATIN  Çözmeden Önce Bir Kepçe Felix Felicis İçmenizi Gerektirecek Zorlu Harry Potter Testi

“Öldürün onları,” diye emretti, soğuk bir ifadeyle.

Rookwood, Avery ve Macnair anında harekete geçerek önlerinde duran üç zavallıyı tekmelediler ve üçünü de soğuk mermer zemine yüz üstü yapıştırdılar. Korku dolu mırıldanmalar ve belli belirsiz yalvarışlar tüm odada yankılansa da, hiç kimsede sempati uyandırmadı.

“Avada Kedavra!”

Üç sesin yankılanmasının ardından üç yeşil ışığın flaş gibi parlamasıyla oda ani bir sessizliğe gömüldü. Üç Bakanlık çalışanının bedenleri zeminde hareketsizce yatıyordu.

Voldemort kızgın bakışlarını ölü bedenlerden kaldırıp Ölüm Yiyen’lere dikti.

“Onları alıp bedenlerini, herkesin görmesi için, Diagon Yolu’nda sallandırın,” diye emretti. “Mesajın açık olmasına özen gösterin; Bakanlık, oğlumu bana teslim edene kadar, alabildiğine çok kişiyi öldüreceğim!”

Ölüm Yiyen’ler, Efendilerinin önünde eğilip tek sıra halinde, Bakanlık çalışanlarının ölü bedenlerini de yanlarına alıp odayı terk etmeye koyuldular. Arkalarından kapıları kapatarak, Voldemort’u, yüzeyi kan dolu odada yalnız bıraktılar.

* * *

Harry yüzüne soğuk su serpiyor, alnını yakan acıyı suyla hafifletmeye çalışıyordu. Yara izi, ıstırap verici bir şekilde acıyordu. Tüm gün sızlamaya devam etmiş, son dört saatte ise acısı git gide daha da kötüleşmişti. Öyle ki, ağrısı şiddetlendikçe gözlerinde beyaz ışıklar çakmaya başlamıştı.

Harry, babasının korkunç bir ruh hali içinde olduğunu biliyordu. Babasının birilerine Cruciatus laneti uyguladığını ya da bunun gibi güçlü bir büyü yaptığını tahmin ediyordu; çünkü bu derece vahşi bir acıya yol açmasının başka bir sebebi olamazdı. Yara izine biraz daha soğuk su çarparak yanma hissini biraz olsun hafifletmenin yollarını aradı.

“Lanet olsun!” diye tısladı, alnını ovarken; yara izi parmaklarının altında alev alev yanıyordu.

Acı yüzünden midesi bulanıyor, kendini hasta gibi hissediyordu. İçinden onun bu öfkesine lanetler okudu. Babasından bu kadar uzaktayken, öfkesinin onu bu denli etkilemesinin nedenini merak ediyordu. Normal şartlarda, babasına yakın, evde olduğu zamanlar dışında, babasının ruh hallerinden hiç böyle etkilenmezdi. Babasının, yalnızca Harry evdeyken sakin kalma çabasının sebebi de buydu.

Harry aynadaki yansımasına gözünü dikip baktı. Yara izi teninde iyice belirginleşmiş, kırmızı ve acı verici bir görüntüye bürünmüştü; ıslak saçları kafasına yapıştığı için iz daha da belirgin bir hal almıştı. Harry aynaya daha da yaklaşarak yanmaya devam eden yara izini, dişlerini sıkarak inceledi.

“Hadi artık sakinleş!” diye tısladı; yara izinden çok babasıyla konuşuyordu. Babasının öfkesi dinmediği sürece acısının da sona ermeyeceğini biliyordu.

Yara izi inatla zonklamaya devam ederken ve neredeyse acıdan bağıracakken lavabonun kenarlarına tutunup gözlerini kapattı. Odanın kapısının açıldığını ve çok sayıda ayak sesinin geldiğini duydu. Harry, gözleri kapalı, başı öne eğik, olduğu yerde kalarak onları duymazdan geldi.

“Potter?” Ses, banyo kapısının arkasından geliyordu.

Harry nefesinin altından homurdandı.

“Potter? Harry?”

Harry duymazdan gelmeye devam etti.

Şimdi, kapısı vuruluyordu.

“Harry? Orda mısın?” Ses, Sturgis Padmore’a aitti.

Harry gözlerini açarak kapıya baktı.

“Hayır!” diye bağırdı, alaylı bir şekilde.

Küçük bir sessizliğin ardından Sturgis, “Dışarı gel! Dumbledore seninle konuşmak istiyor!” dedi, kapalı kapının arkasından.

Harry gözlerini kapattı ve başını ovaladı.

“Git başımdan!” diye bağırdı.

“Kapıyı aç!” diye bağırdı, başka bir ses.

Harry onları umursamadı, ama bir havlu alıp ıslak yüzünü ve saçını kabaca kuruladı; saçları yeniden önüne düşerek yara izini örttü.

Kapı üç kez daha gürültülü bir şekilde vuruldu.

“Potter! Ya dışarı gelirsin ya da biz içeri gireriz!”

Harry hiçbir şey söylemedi; yara izi sancılanmaya devam ederken midesinin daha da fazla bulanmamasını umut etmekle fazla meşguldü.

Kapı ısrarla vurulmaya devam etti; öyle ki, Harry’nin baş ağrısını daha da şiddetlendiriyordu.

“Harry! Kapıyı aç!” diye bağırdı Sturgis.

“Kendin aç!” diye hırladı Harry. Görüşü bulanıklaşır, baş ağrısı daha da kötüleşirken gözlerini yumdu.

Kapı koca bir küt sesiyle vuruldu; sonra bir daha ve bir daha. Kapıyı açmak için tekmeliyorlardı. Harry gülümsedi; anlaşılan, kilit büyüsü en az onun kadar Yoldaşlık üyeleri için de koca bir ıstıraptı. Oysaki ona ulaşmak için kapıyı kırmaya çalışmak yerine, basit bir ‘Alohomora’ bu işi çözerdi.

Kapı, dört kez daha tekmelendikten sonra, en sonunda şiddetle duvara çarpıp kırılarak açıldı. Üç çift el, Harry’yi tuttuğu gibi, sertçe banyodan çıkardı.

“Hadi!” Pembe yüzlü Sturgis bıkkınlıkla haykırdı.

İki Yoldaşlık üyesi Harry’yi kollarından sıkıca tutarak odadan dışarı sürüklerken o önlerinden ilerledi. Yara izindeki acı, Harry’nin gözlerini kör ediyordu; onu tutan ellere karşı dirense de serbest kalamadı. Sonunda, merdivenin başına vardıklarında, kendini onların elinden kurtarmayı başardı. Sturgis’in arkasından gitmeye razı oldu. Sturgis, Harry’ye ters ters bakan iki Yoldaşlık üyesine başıyla işaret etti ve hemen yanlarında duran odaya girmek için döndü.

Sturgis Harry’yi küçük bir odaya getirmişti; odadaki masada, başta Dumbledore olmak üzere, James ile Lily de oturuyor, belli ki onları bekliyorlardı. Harry’nin bakışları üçü arasından dolaştı ve onu başıyla selamlayan Dumbledore’un üzerinde sabitlendi.

“Merhaba, Harry,” diyerek ona oturmasını işaret etti. “Lütfen, otur.”

Harry oturmayınca, onun bu tavırlarından yorulmuş ve bezmiş görünen Sturgis, Harry’yi sertçe sandalyeye itti.

“Hey!” James hızla ayağa fırlamıştı. “Ona dokunma!”

Harry, James’i tamamen görmezden gelerek, dönüp Sturgis’e dik dik baktı.

“Bu kadarı kâfi, Sturgis.” Dumbledore, Seherbaz’a seslenirken ne kadar kibar konuşmuş olsa da, sesinin tonu inkâr edilemeyecek kadar sertti.

Sturgis, Dumbledore’a gönülsüzce baş sallayıp Harry’ye öfkeli son bir bakış attıktan sonra sessizce odayı terk etti.

“Harry, lütfen, otur,” diye rica etti Dumbledore. “Söz veriyorum, yalnızca çok az bir zamanını alacağım.”

Harry, başı ortadan yarılacakmış gibi hissetti. Belki de otursam iyi olur, diye düşündü. Sandalyeyi körlemesine kavradı ve oturdu. James de yerine oturdu; gözlerini bir an olsun Harry’den ayırmıyordu.

“Seni rahatsız ettiğim için üzgünüm,” diye belirtti Dumbledore. “Ama sana oldukça önemli bazı haberlerim var.”

Harry güç bela başını çevirip Dumbledore’a baktı.

“İlgilenmiyorum,” dedi Harry.

“İlgileneceğine eminim,” diyerek gülümsedi Dumbledore.

Harry yara izinde başka bir zonklama hissetti ve yara izini tutmamak için kendini zar zor durdurdu. Özellikle Dumbledore’un dikkati üzerindeyken, ilginin yara izine kaymasını istemiyordu.

“Pekâlâ, neymiş bu haber?” diye sordu, sıkılı dişlerinin arasından; bir an önce bu konuşmayı bitirip tekrar yalnız kalacağı anı düşünüyordu.

“Bakan Fudge ile konuştum; bu yıl Hogwarts’a katılmana izin verdi,” diye cevapladı Dumbledore.

Harry’nin ifadesi değişti; yüzünde yaşadığı şaşkınlık ve şok açıkça okunuyordu. Gözleri öfkeyle kısılmadan önce kocaman açılmıştı.

“Ne?” diye tısladı.

“Hogwarts’ta altıncı senene başlıyorsun,” diye devam etti Dumbledore. “Bunun sende biraz şok etkisi yarattığının farkındayım; bu zamana kadar hiçbir okula katılmadın,” dedi Dumbledore, anlayışlı bir ifadeyle. “Ancak, bunun güzel bir deneyim olduğunu göreceğine eminim.”

Harry, yara izindeki acıyı tamamen unutmuştu; tüm yapabildiği Dumbledore’un sözlerini zihninde tekrar edip durmaktı. Harry’nin gözleri, masada oturanlar arasında dolaştı; Dumbledore’un sözlerinin gerçekliğini ifadelerinden anlamaya çalışıyordu. James ve Lily de, küçük bir şok geçiriyor gibi görünen Harry’ye bakıyorlardı. Harry, soğuk gözlerini Dumbledore’a dikti.

“Gitmiyorum,” dedi, başını iki yana sallayarak.

GÖZ ATIN  "Harry Potter ve Lanetli Çocuk" Senaryo Kitabının Kapağı Netleşti!

“Korkarım, başka seçeneğin yok, Harry,” diye karşılık verdi Dumbledore.

“Gitmiyorum, dedim!” diye bağırdı Harry. “Ne yapacaksın, beni oraya sürükleyecek misin?”

“Öyle olmamasını umuyorum,” diye cevapladı Dumbledore, oldukça sakin bir halde.

Harry Dumbledore’a bakakaldı. Hogwarts’a götürülürse, kaçmanın imkânsız olacağını biliyordu. Babasının belki de giremediği tek yer, Hogwarts’tı ve oraya götürülme nedeninin bu olduğuna emindi.

“Benden Hogwarts’ta uslu uslu oturmamı mı bekliyorsun?” diye sordu Harry. “Beni orada nasıl tutacaksın? Koca okula kilit büyüsü mü yapacaksın?” diye ekleyerek alay etti.

Dumbledore’dan Harry’yi daha da sinirlendiren bir kıkırdama yükseldi.

“Daha neler, hayır! Bu oldukça tuhaf olurdu!” Gülerek başını iki yana salladı. “Büyü kullanmanın yasak olduğu, büyü öğretilen bir okul.”

Harry, ifadesi karanlık bir halde, Dumbledore’a ters ters baktı. Yara izi hâlâ yanıyordu, ama Harry o kadar sinirliydi ki, acısını artık neredeyse belli ediyordu.

“Anlaşılan, beni yeterince tanımıyorsun,” diye tısladı. “Yoksa beni Hogwarts’ın yakınlarına dahi yaklaştırmazdın!”

“Tam tersi, Harry,” diyerek gülümsedi Dumbledore. “Seni gayet iyi tanıyorum ve Hogwarts’ta bir şey yapmaya kalkışmayacağını biliyorum.”

“Senin için birçok şeyin söylendiğini biliyorum, Dumbledore, ama aptal bunlardan biri değil!” diye tısladı Harry. “Kaçmaya çalışacağımı biliyorsun.”

“Oysaki sen de, Harry, kaçmanın mümkün olmadığını biliyorsun,” diye karşılık verdi Dumbledore.

Harry, yaşlı büyücünün yüzünü inceledi, ama adamın ifadesi yalnızca sakinlik ve sükûnet doluydu.

“Bir yolunu bulurum,” dedi Harry. “İnan bana, Dumbledore, yapmam gereken her şeyi yaparım.” Harry, bakışlarını Dumbledore’unkilere dikti. “Öğrencilerini öldürmem gerekirse de, tereddüt etmem.”

James’in bir anda yüreği tekledi. Harry’nin sözlerindeki acımasızlık, kanını dondurmuştu. Dumbledore ise, aksine, cevap olarak sadece gülümsemiş, Harry’ye doğru eğilmişti.

“Öğrencilerimden hiçbirine zarar vermeyeceğini biliyorum, Harry,” dedi, sinir bozucu sakinliğini sürdürerek. “Şartlar ne durumda olursa olsun, masum insanların hayatlarını elinden almazsın.”

Harry öylece kalakaldı; yüzünde aniden beliren bir kaygıyla Dumbledore’a baktı. Hemen ardından toparlanıp ona yeniden öfkeyle bakmaya devam etti.

“Ama bu, kıymetli okulunu ateşe vermeyeceğim anlamına gelmiyor!” diye tehdit etti.

“Yapmaman konusunda seni uyarmalıyım,” diye belirtti Dumbledore. “Her şey bir yana, Hogwarts, Voldemort için bile saygı duyulması gereken bir yer.”

Dumbledore’un babasından bahsetmesiyle, Harry’nin artan öfkesi yüzünden okunuyordu. Yara izindeki acı sonunda durmuş, geride Harry’nin baş edebileceği oranda bir sızı bırakmıştı.

“Babam, Hogwarts’ı kontrolü altına aldıktan sonra yeniden inşa edebilir!” dedi.

Masadan hayret dolu bir iç çekiş yükseldi; Harry bakınca Lily’nin yüzünde korkmuş ve iğrenmiş bir ifade gördü. Voldemort’un okulu ele geçirme düşüncesi onları dehşete düşürmüştü.

“Tehditlerin işe yaramayacak, Harry,” dedi Dumbledore, kızgınlığını yatıştırmaya çalışarak. “Okula ya da öğrencilere bir şey yapmayacağını biliyorum. Tüm bunlar, beni korkutup seni okula almamam için sarf edilmiş sözler,” diyerek gülümsedi.

Harry sandalyesinde arkasına yaslanıp ak sakallı büyücüyü keskin bakışlarla süzdü.

“Beni tanımıyorsun, Dumbledore,” dedi; sesi şimdi sakindi. “Biliyormuşsun gibi davranma. Anlaşılan, istediğin olduğu müddetçe, okulunun ve öğrencilerinin başına ne geleceği pek umurunda değil.” Harry başını biraz yana eğerek hâlâ gülümsemekte olan adamı dikkatle izliyordu. “Ne kadar yanıldığını göstermenin benim için bir mahzuru yok,” dedi; gözleri tehlikeli bir şekilde parıldıyordu. “Sırf yanıldığını kanıtlamak için o kahrolası okulunda nefes alan her öğrenciyi, her çalışanı, lanet olası her canlıyı öldürürüm!”

Dumbledore’un bakışları sertleşti; gözlerindeki pırıltı neredeyse anında kaybolmuştu. Harry’nin sözleri, gözle görülür bir gerginliğe yol açmıştı.

“Bunun gibi bir şeyi yapmaya kalkışmamanı umuyorum, Harry,” dedi, usulca. “Aksi takdirde, Hogwarts’ta bir kişinin bile canını yakacak olursan, karşılığında, asıl canı yanan sen olursun.” Sözlerine devam etmeden önce bir anlığına yanında oturan James ve Lily’ye baktı. “Hogwarts oldukça sıkı bir şekilde korunuyor olacak; okulda ve okulun bahçesinde sayısız Seherbaz nöbet tutuyor olacak. Onlar, orada, diğer öğrenciler kadar senin de güvenliğin için her daim bekliyor olacaklar. Hogwarts’ın dışındaki bölgelerde ise, birini yaralama ihtimaline karşılık, Ruh Emici’ler seni almak için bekliyor olacak.”

James, Dumbledore’a korkuyla bakarak yerinde kıpırdandı. Ona Ruh Emici’lerden hiç bahsedilmemişti. Lily de Dumbledore’a bakıyor; ağzı açılıp kapanıyor ama sesi çıkmıyordu.

Harry pis pis sırıtarak arkasına yaslandı; yeşil gözleri Dumbledore’a kitlenmişti.

“Nihayetinde,” dedi. “Dumbledore dişlerini gösterir ve ısırmakla tehdit eder!”

Dumbledore başını iki yana sallayarak hafifçe gülümsedi.

“Bu benim aldığım bir karar değil, Harry,” dedi. “Seherbaz’lar ve Ruh Emici’ler, Bakanlık’ın talebi üzerine orada olacaklar. Sen onların eline bir sebep vermediğin sürece hiçbir şekilde müdahale etmeyecek ve yakınına dahi yaklaşmayacaklar.”

James, Fudge’ın bu kararını önceden tahmin etmesi gerektiğini fark etti. Bakanlık, başında onu gözeten Seherbaz’lar ile Ruh Emici’ler olmadan, Harry’nin Hogwarts’a katılmasına müsaade etmezdi. İçinde büsbütün artan öfke ve gerginlikle, yumruklarını sıktı.

Harry ise Dumbledore’la o kadar meşguldü ki, başka kimseyi fark etmiyordu.

“Okulu koruyacak Seherbaz’ların ve Ruh Emici’lerin olabilir, ama beni doğruları söylemekten vazgeçiremezsin,” dedi. “Öğrencilerine kim olduğumu söylediğimde, onların senin hakkında ne düşüneceğini merak ediyorum. O harika ve erdemli Müdür’leri, onların hayatlarını tehlikeye atarak Karanlık Prens’i Hogwarts’a getirir ve sonunda, senin gerçekte nasıl biri olduğunu anlarlar.”

James bunu bekliyordu; aynı soruyu öncesinde Dumbledore’a kendisi de sormuştu; Harry öğrencilere kimliğini söylediğinde, ne olacaktı? Aldığı cevap da, onu rahatlatmaya yetmemişti. Dumledore’un cevap vermek için tekrar öne doğru eğilişini izlerken gerildi.

“Onlara bunu söylersen, sana kimse inanmaz, Harry,” diye cevapladı Dumbledore. “Voldemort’un seni kimselere göstermeme konusundaki ısrarı, senin hayatını kurtarmakla sonuçlandı. Gümüş masken seni kusursuz bir şekilde sakladı ve bu sayede, bir avuç insan dışında, hiç kimse Karanlık Prens’in nasıl göründüğünü bilmiyor.” Harry’ye karşı yerinde doğruldu ve dikkatle gözlerini ona dikti. “Büyücülük dünyasının ne derece endişeli olduğunu düşünecek olursak, Karanlık Prens şu anda hapiste ve yaptıklarının bedelini ödemek üzere ömür boyu hapse mahkûm edilmiş durumda kalmalı. Senin artık alt edildiğine inanıyorlar. Öte yandan, Harry Potter ise özel sebeplerden dolayı yıllarca ailesinden uzak yaşamış,  şimdi ise ailesine geri dönmüş bir çocuk.”

“Kim olduğumu kanıtlamanın yolları da var!” dedi Harry.

“Eğer onları Karanlık Prens olduğuna ikna edecek olursan, o zaman korkarım, seni Bakanlık’a teslim etmekten başka çarem kalmayacaktır ki, Bakanlık da hiç vakit kaybetmeden Ruh Emici Öpücüğü almanı sağlayacaktır.”

Korkunç Ruh Emici’lerden tekrar bahsedilmesi üzerine, Harry’nin beti benzi attı. Onlar için ne kadar çalışmış olsa da, daha tek bir Ruh Emici dahi görmemişti.

Bir tanesiyle bile yüzleşmeyi hayal dahi edemiyordu.

* * *

Odanın hemen dışındaki koridorda, birdenbire hiç yoktan üç çocuk belirdi. Damien, elinden kayıp giden Percy’den çaldıkları -Yoldaşlık’a ait- Anahtar ile birlikte tökezlerken, Fred ve George onu havada yakaladı.

xxx

Yazarın Notu: Orijinalde Percy’nin Yoldaşlık üyesi olmadığını biliyorum, ama benim alternatif evrenimde o bir Yoldaşlık üyesi. Orijinal hikâyede, Percy’nin Yoldaşlık’ta olmama sebebinin, Bakanlık ile birlikte Voldemort’un dönüşüne inanmaması olduğunu fark ettim. Ama benim evrenimde, Voldemort hiç düşmedi; o yüzden de, Percy ailesinin izinden giderek Yoldaşlık’a katıldı.

Teşekkürler!

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #20: Aile Sırları [Kısım 1] okumak için tıklayın!

Çeviren: Tuba Toraman

⁠⁠⁠Evapsie!
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •