Harry Potter ve Kızıl Pelerin #9: Ginny Sahnede

* * *

önceki bölümleri okumadıysanız:

BÖLÜM 1: Karanlığın Şafağı

BÖLÜM 2: Arcanus Grines’in Adaleti

BÖLÜM 3: Seherbaz Adayları

BÖLÜM 4: Kaçakların Esrarı

BÖLÜM 5: Mezar Soyguncusu

BÖLÜM 6: Zindanlarda

BÖLÜM 7: Nigrum Mortem

BÖLÜM 8: Fedakar Bulunuyor

* * *

Ron, Grimmauld Meydanı On İki Numara’nın birinci katında, şöminenin karşısındaki sarmaşık desenli yeşil koltukta uzanıyordu. Bir zamanlar Regulus Arcturus Black olarak bilinen büyücünün, daha doğrusu ondan arta kalan yaratığın saldırısından kurtulmaya çalışırken incinen sağ kolu sarılıydı; Hermione kucağında üzerinde dumanlar tüten bir tas ile yanı başındaki tabureye çökmüş, Kreacher’ın hazırladığı sıcak çorbayı ona içirmeye çalışıyordu. Ancak Ron inferiuslarla dolu mağarada yaşananları kendi üslubuyla tekrar canlandırmakla meşgul olduğundan Hermione’nin bu konuda pek başarılı olduğu söylenemezdi.

“…Tam o sırada Harry bana bağırdı! Arkamı döndüm, bir de baktım İnferius bana doğru geliyor. Tüm gücüyle saldırdı! Bana vurmaya çalıştı, gardımı alıp hemen savuşturdum!”

Ron, darbeyi nasıl savuşturduğunu göstermek için sol kolunu sertçe havaya kaldırdı. Bu hareket incinen diğer kolunu da sarstığından canı yandı ve yüzünde bir acı ifadesiyle devrilerek koltuğa gömüldü.

Hermione kızgın ve bıkkın bir ses tonuyla, “Yavaş ol Ron, birazcık dikkat etsen kolun şimdiye dek çoktan iyileşmişti,” dedi.

Ron sanki onu hiç duymamış gibiydi, “…Sonra kafasından tutup onu ittim, ama elindeki koca baltayla…”

Harry, Ron’un abartılı anlatım tarzı yüzünden ağzından fırlayan kahkahayı zorlukla zapt ederek sahte sahte öksürdü. Ron ona sitemle baktı ve sözlerine devam etti:

“…Yumruğuyla demek istedim; bana vurmayı başardı; sonra diğer İnferiuslar, ki en az yüz tane saydım…”

Harry içmekte olduğu balkabağı suyunu ifritlerin sarmaşıkların ardında gizlendiği Black halısına püskürttü, Hermione artık dayanamayarak Ron’u susturdu ve kızgın bir ifadeyle:

“Kingsley ile Gawain’i hiç affetmeyeceğim! Şu halinize bir bakın! Bu olanları Mrs Weasley öğrensin bir bakın neler oluyor!” diye çıkıştı. Ama o an konuşması en az Molly Weasley kadar tehditkardı.

Harry ağzını ve kot pantolonunu kağıt peçeteyle silip sükûnetle, “Ron’un annesi bu işi öğrenmeyecek, çünkü ona söylemeyeceğiz Hermione. Olanları öğrenirse burada bir gün daha kalamayız. Bakanlıktaki sorumluluklarımıza da elveda deriz,” dedi.

Hermione kaşlarını çatıp tepkili bir şekilde baktı, yine de lafı fazla uzatmamayı tercih etti.

O sırada Kreacher, başının üzerinde kocaman bir tepsi, içinde neredeyse kendi boyuna gelen dev bir çaydanlık, yanında çay takımı ve silme tarçınlı kurabiyeyle dolu kocaman bir tabakla odaya girdi.

“Efendi Wizzy’nın başka bir isteği olur mu? Efendi Wizzy kendini iyi hissediyor mu? Kreacher ona hemen ağzına layık bir tost yapabilir.”

Kreacher yürürken boynunda Arcanus Grines’in Regulus Black’in cüppesinden aldığı altın saat sallanıyordu. Ev cini, Harry bu saati ona verdiğinden beri hiç çıkarmamıştı; halinden o kadar memnundu ki kendisinden her isteneni yerine getirebilmek için için evde dört dönüyordu. Hermione onu üzmemek için Regulus’un cesedinin bir İnferius’a dönüştürüldüğünün anlatılmasına izin vermemişti.

Ron, Kreacher’ın getirdiklerini görünce Hermione’nin içirmeye çalıştığı çorbayı bırakıp tarçınlı kurabiyelere saldırdı. Kreacher çayları koydu, kurabiye tabağını Ron’un kucağına bırakıp, görkemli bir reverans yaparak odadan çıktı. Ron’a sinirlenen Hermione pöfleyerek gözlerini devirdi ve tam karşıdaki koltuğa, Harry’nin yanına oturdu. O sabah boz bir posta baykuşunun getirdiği Gelecek Postasını tekrar eline aldı. Manşette Rita Skeeter imzalı haberin başlığında dev puntolarla BAKANLIK İNFERİ’LERE KARŞI yazıyordu.

“Rita yine iş başında… Ron’un yaralandığını gizlesek bile gazeteyi okuyan herkes mağarada olan biteni öğrenmiştir bile. Mrs Weasley bize bir çığırtkan yollamadan ya da bizzat gidip Kingsley’i lanetlemeden ona bir baykuş yollamalıyız.” Gözleri satırlar arasında dolaştıkça yüzünde kuşkulu bir ifade belirdi, “Haberde ne kadar çok detay var, sanki sizinle mağaraya gelmiş gibi…”

Harry dalgın dalgın, “Elwyn, mağarada benimle ilgilendiği sırada saçında renkli bir böcek dolanıyordu. Sanırım üç büyücü turnuvasında yaptığı gibi biçim değiştirmiş, her şeyi bu şekilde öğrenmiş olmalı,” dedi.

Hermione, Elwyn’den bahsedilince her zaman olduğu gibi huysuzlandı, “Bu kız etrafınızda çok dolaşıyor Harry, Ginny de ondan hoşlanmıyor.”

Harry ne zamandır birine Ginny konusundaki kızgınlığını ifade etmeyi beklediğinden aniden çıkan fırsata balıklama atladı, “Ginny önce John Beresford’un başucunda beklemeyi bıraksın. Ayrıca Rita artık senin onu Bakanlığa ispiyonlayacağından korkmuyor mu?”

Hermione kederle, “Mortimer’ın anlattığına göre Kingsley ile konuşmuş ve kendisini animagus olarak kaydettirmiş. Ayrıca Bakanlığa Voldemort ve kayıp ölüm yiyenler hakkında hayati bilgiler vermiş. Nott’un zaman döndürücüsünü de bu sayede buldular. Mahkeme onu şartlı tahliye ettirdi; dolayısıyla hatalarını tekrarlamaması gerekiyor; bu yüzden de Bakanlık hakkında daha kontrollü yazıyor. Ama bireylere karşı tavrı yine aynı tabii…”

Sayfaları çevirmeye başladı ve sağ üst köşede büyü-magazin yazan bir sayfada yine Rita Skeeter imzalı bir haber buldu. Endişeli bir ses tonuyla,

“Vay canına! Sen ve Ginny için yazdıklarına baksana!” Harry elinden gazeteyi neredeyse yırtarcasına kaptı.

Haberdeki resimde Harry, Ginny, Elwyn ve tanımadığı kumral, renkli gözlü yakışıklı bir gençten oluşan bir dörtgen vardı. Tam ortalarında kanayan, kırık bir kalp nabız gibi atıyordu.

en iyi dostu Ron Weasley bir İnferiusla dövüşürken, aynen eski kız arkadaşı Cho Chang gibi Ravenclaw binasından mezun Elwyn Baines ile flörtleşen Harry Potter için Hogwarts’taki uzatmalı sevgilisi Ginny Weasley’in neler düşündüğünü merak ediyoruz. Gerçi Ginny Weasley’in de teselliyi son yılların en parlak arayıcı adayları arasında gösterilen Jonathan Beresford’un kollarında arıyor olduğu söylentileri kulislerde dolaşıyor…

Gazeteye yeniden ortak olan Hermione nefretle tısladı, “Hain kadın! Böyle yazdığı için şimdi gerçekten bu dedikodular ortalıkta dolaşacak!” Kafasını kaldırıp Harry’ye teessüf eder gibi baktı, “Harry, o kızla flört etmiyordun değil mi? Umarım Ginny bunu okuyup üzülmemiştir.”

Harry bu sözler üzerine parladı, “Flört etmek mi? Ginny’nin üzülmesin mi? Bunu okuyunca benim üzülme ihtimalim yok mu acaba?”

Hermione sanki odada tek başına kestiriyormuş da Harry aniden koltuğa, yanı başına cisimlenmiş gibi şaşkın bir ifade takındı, “Harry, Ginny ile John’un arasında böyle bir şey olamaz, onlar sadece arkadaşlar.”

Harry gözlerini kısıp kaşlarını çattı, “Sen bunu nereden biliyorsun?”

Hermione bu soru karşısında bir an sarsıldı, dudaklarını ısırdı, “Bana yazmıştı,” dedi kısaca.

Harry duyduklarına inanamıyormuş gibi kocaman açtı gözlerini, “Ginny bana tek kelime yazmıyor, ama sana yazıp John Beresford’dan mı bahsediyor?” diye sordu. Hermione bir şeyler geveledi ama Harry onu dinlemedi bile. İşaret parmağını sallayarak “Bak sana ne diyeceğim,” dedi, “Sanırım artık Hollyhead Harpies maçına gitmek istemiyorum. Ginny de böylece o kahrolası Jonathan Beresford ile doyasıya eğlenebilir.”

Ron, Harry’nin tepkisinden ürkerek araya girme ihtiyacı duydu, “Abi, yavaş…”

Harry kendi kendine söylenerek ayağa kalktı, Ginny’ye ve Hermione’ye o kadar kızgındı ki Hermione’nin onu yanlış anladığı ve mantıksız davrandığı konusundaki şikâyetlerini duymazdan geldi. Odanın içinde bir süre volta attı ve sonunda “Mağarayla ilgili başka ne yazmış? Yazdığı süprüntüler dışında bilmemiz gereken bir şey var mı?”

Hermione Harry’ye göz ucuyla bakarak yeniden gazeteyi karıştırmaya başladı, hızlı hızlı sayfaları çevirdi, “Arcanus Grines’e övgüler, Arcanus Grines’in becerileri, Arcanus Grines’in Ron’u kurtarışı – Ron hani İnferiusları tek başına yakalamıştın?- Arcanus Grines, Arcanus Grines,  vay canına ona bayağı hayran olmalı. Bir de Kingsley’i tebrik etmiş. Haa, Arcanus Grines gibi bir değeri Bakanlığa kazandırdığı için.”

Gözleriyle sayfayı taradı ve en alt kısma kadar indi, “Güzel haber, Elphias Doge iyileşiyormuş.” Kısılan gözleri bir anda şaşkınlıkla açıldı: “Ah, Ludo Bagman tutuklanmış!”

Harry az önce duyduklarını unutup şaşkınlıkla bağırdı: “Ne?”

Ron da yerinde doğrularak büyük bir merakla konuya müdahil oldu, “Ölüm yiyenlerle bir ilgisi var mı?”

Hermione haberde hızlı hızlı göz gezdirdi, “Oh hayır, salaş bir meyhanenin bodrum katında Keleker dövüşü düzenleyip bahis oynatıyormuş. İspiyonlayan da kim dersiniz? Ragnok, Quidditch Dünya Kupasında ondan parasını alamayan cincüce. Bagman şu anda Azkaban’daymış.”

Ron bir yandan tarçınlı kurabiyeleri yutup parmağını yalarken bir yandan da sırıtıyordu, “O adam bir deli, bahisle aklını bozmuş.”

Hermione ise onun aksine ciddi ve düşünceliydi; gazeteyi katlayıp kaldırdı ve “Bu iş benim çalıştığım daireyi de ilgilendirir, malum Keleker’lerin ticaretinin yapılması ya da dövüşürülmesi yasak,” dedi. Ayağa kalktı, kapıya doğru yürürken Harry ve Ron’a dönüp, “Ben Thornburn’e yardım etmek için Bakanlığa gidiyorum,” dedi. “En azından neler olup bittiğini öğreneyim,” diye de ekledi.

Kreacher o çıkarken tekrar odaya döndü ve çaylarını tazeledi. Harry koltuğa çökerek şöminede büyük bir çatırtıyla yanan odunları izledi, hüküm süren sessizliği bozan Ron oldu.

“Harry?”

“Efendim?” dedi düşünceli düşünceli.

“Sana birkaç şey sormak istiyorum ama dürüstçe cevap ver lütfen…”

“Tamam…” dedi Harry keyifsizce.

“Sence Seherbaz olmak için uygun biri miyim?”

Harry ona başını çevirdi, “Elbette, neden ki?”

Ron karanlık figürlerin resmedildiği kubbe tavana bakarak dudak büktü, “Başımı sürekli belaya sokuyorum. Mağarada az daha kendimi boğduruyordum. Belki de George bu konuda haklıydı.”

Harry kararlı bir ifadeyle, “George sadece seni yanında istediği için öyle söylüyordu. Bence gayet iyi gidiyorsun.”

Ron, Harry’nin bu sözleri üzerine keyiflenerek koltuğunda biraz daha dikleşti, “O zaman sana bir soru daha…” Duraksadı ve gözlerini Harry’ye dikti, “Elwyn Baines ile mağarada aranızda ne geçti?”

Harry öfkeyle kaşlarını çattı, “Önemli bir şey değil, sadece havadan sudan konuştuk. Herkes bu konuyla neden bu kadar ilgileniyor ki?” diye sordu.

Ron duraksadı ama sözlerine devam etti, “Bu işe karışmayacağıma dair kendime söz verdim ama dışarıdan hiç de anlattığın gibi basit görünmüyor. Sana diyeceğim şu, Ginny üzülsün istemiyorum, sen de yıllardır en iyi arkadaşımsın, ilişkiniz yürümüyorsa zorlamanın anlamı yok…” Ron berjere uzanıp kahverengi battaniyeyi aldı, üzerine örttü ve arkasını dönüp kestirmeye hazırlandı.

Harry buna diyecek bir şey bulamadı. Bir süre daha şöminede dans eden alevleri izleyip, yanan odunların çıtırtısını dinlemeye devam etti. Ta ki Mrs Weasley’e iyi olduklarını haber verecek bir baykuş yollamak için diğer odaya gidene kadar.

* * *

Gelecek Postası’nda Harry ve Ginny ile ilgili haberin çıkmasıyla beraber Grimmauld Meydanı On İki Numara’daki baykuş trafiği katlanarak arttı. Gelen mektuplar arasında Harry ile Ginny’yi birbirine çok yakıştırdığı için olanlara üzülenler de vardı, ayrıldıkları için sevinen de. Hatta daha önce yolladığı süpürge üzerindeki yarı çıplak resim Ginny tarafından çöp kutusunda yakılan genç cadı, şansını bu defa ağzında altın bir snitch ile çektirdiği iç gıdıklayıcı bir pozla denemişti. Bu fotoğrafı da Hermione yüzünde onaylamayan bir ifadeyle yaktı, Kreacher ıslık çalarak halıya dökülen külleri süpürdü ve faraşla çöpe döktü.

Söz konusu Harry olduğunda bazı büyücüler genel kanının aksine haddini aşmaktan pek çekinmiyordu. Hatta sihir dünyasının dopdolu gündeminde özel hayatlarıyla insanları meşgul ettiklerini düşünen biri sürekli çığırtkan yollayıp duruyordu. Harry çığırtkanları açmama kararı almıştı almasına ama bekleyen çığırtkanların yeri göğü inleten bağırış çağırışları yüzünden canından bezmişti. En sonunda boş bir odada kulak tıkaçlarını takıp tümünü aynı anda açtığında yanıp dağılan kağıt parçalarından oluşan bir konfeti yağmurunun altında kaldı. O kadar büyük bir gürültü duyuldu ki Hermione içeri kadar giden seslerden Harry’nin Walburga Black’in tablosunu yeniden ortaya çıkardığını sandığını söyledi.

Bu olumsuzlukların dışında hayatlarında güzel şeyler de olmuyor değildi. Grimmauld Meydanı artık onları iyice benimseyen Kreacher’ın da desteğiyle iyiden iyiye bir yuvaya dönüşmüştü. Ron’un tam anlamıyla iyileşmesiyle ikili Bakanlığa daha sık gitmeye başlamış ve Seherbaz Bürosunun gerçek bir parçası olmuştu. Robards ikisine bolca zaman ayırarak evrak işleri veriyor ve prosedürlere hakim olmaları için elinden geleni yapıyordu. Kingsley’de eline geçen her fırsatta onlara yardım ediyor, sorularını cevaplıyordu. Aslında görünüşe göre Bakanlıkta onlara mesafeli yaklaşan tek kişi Harry’nin büyücü dünyasındaki cazibesine direnmekte olan Arcanus Grines’ti. Seherbaz Bürosundaki ilk tanışmalarında verdiği sözü tutmuyordu, onlarla ilgilenemeyecek kadar meşgul görünüyordu. Harry, Hermione’nin aksi yöndeki telkinlerine rağmen Grines ile aralarındaki mesafeden gayet memnundu. Grines’in onlar odada yokmuş gibi davranmasından rahatsız olsa da zaten yardımına ihtiyacı olmadığını tekrarlayıp duruyordu. Ron da bir türlü Arcanus Grines’in hayatını kurtardığını kabul etmek istemiyordu: “O sırada ne düşünüyordu bilmiyorum ama mağarada az daha kafamı uçuracaktı. O büyüyü yapmasa da dev baltayı zaten İnferius’un elinden almıştım.”

Hermione’nin sorumlulukları da aynen Harry ve Ron gibi gözle görülür şekilde artmıştı.  Lupin yasasının yürürlüğe girmesiyle beraber ilk kurt adamlar istihdam edilmeye başlanmış, dolunayda Bakanlığa teslim olmuş ve kurtboğan iksirlerini içerek zindanlardaki yerlerini almışlardı. Dolunayın ardından güvenle işlerine geri dönmelerinde herhangi bir sakınca kalmamıştı. Büyücü Toplumu bu yeni yaklaşıma ihtiyatla yaklaşmıştı yaklaşmasına ama arada çatlak sesler de çıkmıyor değildi. Doksan yedi yaşında olduğunu ama Cornelius Fudge’nin kendisine Merlin Nişanı verdiği günden beri böyle bir rezalete şahit olmadığını söyleyen Phil Ponsonby, neden bu kararın kurt adamlarla sınırlı kaldığını anlamadığını, Bakanlığın vampirleri de yarı zamanlı işe alarak gündüz çalıştırabileceğini baykuş postasıyla yolladığı mektupta kinayeli bir şekilde önermişti. Bir de ev cinleri konusu vardı tabi. Büyücü Toplumu ev cinlerine henüz kendilerinin dahi almayı istemediği geniş hakları vermeye pek istekli görünmüyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen ön yargıları yıkmak için cansiperane bir çaba gösteren Hermione henüz pes etmiş değildi ve ev ziyaretlerini sürdürüyordu. Ta ki Edmonstone’ların evinden dönene kadar.

Edward Edmonstone’u denetlemek için evine gittiğinde yine her zamanki gibi ev cininin sert tepkisiyle karşılaştı. Farpy adındaki ev cini çayına tuz ve pul biber atmakla kalmadı, Hermione’nin ayakkabısının altına kalıcı yapıştırma büyüsü yaptı, yaptığı büyü bozulunca da cüppesinin cebine uyuklayan bir yılan koydu. Hermione Grimmauld Meydanına döndüğünde kapının önünde anahtarı çıkarmak için elini cebine atınca yılan onu sokuverdi:

“Ayy! Merlin’in sakalı! Bu da ne?”

Yorgun ve bezmiş durumda olan Hermione kanayan elini sıkı sıkı tutup ağzına hiç yakışmayan galiz bir küfür savurdu, yere düşen yılan hemen tekrar doğrulup üçgen başını havaya dikti ve Hermione’ye dönerek saldırı pozisyonu aldı. İlk şoku atlatıp kendine gelen Hermione “Vipera Evanesca!” diye bağırarak sağlam elinde tuttuğu asasını salladı. Yılan kapkara dumanın içinde yok oldu.

Hermione, “YETER! BIKTIM ARTIK!” diye bağırdı aceleyle içeri girerken; eli şakır şakır kanıyordu.

Asasını eline doğrultup önce zehirini boşalttı. Açık yarasından dışarı beyaz damlalar yerdeki parkelere döküldü. Ardından parkeyi dikkatle temizledi ve elindeki yarayı ustaca kapadı.

Kreacher’ın ortalarda görünmemesini fırsat bilerek asasını merdivenlerde asılı ev cini kafalarına doğrulttu. Duvara asılı plaka yerinden çıktı ve hole doğru inmeye başladı. Tam o sırada kucağında dev tabakta kocaman bir elmalı pastayla yemek odasına giren Kreacher kıyameti kopardı ve pastayı elinden bırakıp, yalvararak yerde tepinmeye başladı.

Hermione önce Kreacher’a, sonra plakaya asılı ev cinlerinin kafalarına şöyle bir baktı ve iyice kontrolden çıktı.

“TAMAM! PEKİ! SEN NASIL İSTERSEN ÖYLE OLSUN!” plaka ağır ağır yerine döndü ve duvara tekrar yapıştı. Kreacher’a döndü, “Hiç merak etme Kreacher, bundan böyle bu plakaya dokunmayacağım. Hatta bundan böyle ev ziyaretleri de yok! Mortimer ile konuşacağım. Ev cinleri nasıl istiyorlarsa öyle yaşasınlar! YETER! Canıma yetti!”

Çantasını ve boynundan çıkardığı atkıyı öfkeyle yere fırlattı.

Gürültü üzerine koşarak hole gelen Harry ve Ron onun çığrından çıkışını şaşkınlıkla izlediler, odasına çekilirken de arkasından bakakaldılar. Kreacher da o sırada atalarının kafalarına sevgiyle sarılıp öpmekle meşguldü. Ron Harry’ye Kreacher’ı işaret ederek sağ eliyle kafadan kontak anlamına gelen evrensel işareti yaptı.

25 Kasım akşamı Ginny’den bir baykuş geldi.

Baykuşun gagasındaki kocaman zarfı alıp baktıklarında, içinden Ginny’nin mektubu ve üç tane de maç bileti çıktı. Gözleri parıldayan Ron, ilgisiz görünmeye çalışan Harry’ye biletlerin üzerinde yazanları okumaya başladı:

PUDDLEMERE UNITED – HOLYHEAD HARPIES

BÜYÜK BRİTANYA QUIDDITCH KUPASI

28 KASIM 1998 CUMARTESİ, RIVER PIDDLE ARENA, 15.00

NEHİR YATAĞI, MİSAFİR TARAFTAR ALT BÖLME

SIRA: 008 KOLTUK: 12

ÜCRET: 4 GALLEON, 22 SICKLES, 8 KNUT

Biletlerin üzerinde, heyecanlı bir quidditch maçı oynanıyordu. Vurucu bludger’ı kovalayıcıya doğru yollarken, kovalayıcı savunmadan ustaca sıyrılarak muhteşem bir sayı yapıyordu. Sonrasında hep birlikte sayıyı kutlarken sahne yeni baştan başlıyordu. Çemberden geçen quaffle’ı büyülenmiş şekilde tekrar tekrar izleyen Ron yüzünde mest olmuş bir ifadeyle Harry’ye döndü, “Harry bu inanılmaz! Puddlemere United ile Holyhead Harpies arasında müthiş bir rekabet var. Bu biletler bir servet değerinde! Ginny bunları alacak parayı nereden bulmuş ki?”

Sorusuna yanıt bulabilmek için gözleri hızlı hızlı Ginny’nin mektubunu taradı, okurken bir yandan dudakları oynuyordu. Harry artık ilgisiz görünmeye çalışmaktan vazgeçmiş, merakla Ron’u izliyordu.

Sonunda mektubu indirdi ve Harry’ye baktı, “Vay canına!” dedi. Kendini zorlukla toparladı, “Görünüşe göre hazırlık maçı kupa maçıyla çakıştığından iptal olmuş. Quidditch Kupasında takımlar kadrolarında yirmi yaşın altında en az iki oyuncu tutmak zorundalar ve Harpi’lerin gençlerinden biri sakatmış. Ginny’yi derbiye çıkaracaklar. Yedek başlayacak, oyuna girme şansı sıfıra yakın ama yine de inanılmaz. Bu biletler de ücretsiz. Annemle babamı da davet etmiş!”

Harry kuşkuyla baktı, “Quidditch maçlarında oyuncu değiştirilmiyor sanıyordum.”

Ron heyecanla, “O kural lig için geçerli, kupa maçlarında taktik amaçlı değişikliklere izin veriyorlar,” dedi.

Harry Dünya Kupasından beri hiç profesyonel bir quidditch maçına gitmemiş olduğundan ister istemez heyecanlandı. Bir yandan da Ginny’yi izleyecek olmaktan buruk bir sevinç duydu. Bir anlığına maça gitmemeyi düşündüyse de sonrasında ne olursa olsun Ginny’nin bilet göndererek onu davet etmiş olduğunu ve gelmemenin kabalık olacağına karar verdi. Bu durum Ron’un mutluluğunu daha içten bir şekilde paylaşmasına sebep oldu.

“Maç bu cumartesi, annem ile babamı buraya davet eder, hep birlikte gideriz. Harika!”

Harry için gün güzelleşmişti. Her ne kadar ona karşı kızgın olsa da Ginny onu maça davet etmişti, bu barışmak için güzel bir fırsat olacaktı. Birden Ginny’yi affetmeye ne kadar hazır olduğunu fark ederek bu haline hayret etti.

* * *

28 Kasım sabahı Grimmauld Meydanı On İki Numara’da ilk defa misafir ağırlanacağından evde hummalı bir çalışma vardı. Üçü, (Ron ile Harry Hermione’nin zoruyla) mutfağa, Kreacher’ın yanına inmiş, Mr ve Mrs Weasley’i en iyi şekilde ağırlamak için kahvaltının hazırlanmasına yardım ediyorlardı. Ron pişirdiği her domuz pastırmasına karşılık iki tane yediğinden Hermione tarafından kızağa çekilmişti; o kös kös domates doğrarken, Harry kış çayı ile ilgileniyordu. Kreacher ise gözlerini kocaman açmış, salçalı sosisin içine doğradığı sarımsakların ölçüsünü tutturmaya çalışıyordu. Weasley’ler tüm tencereler ateşten kaldırıldığı an geldiler, neyse ki parmesanlı ekmekleri ağzına attığı ve keki çaktırmadan bozduğu için mutfaktan kovulan Ron, giriş kattaki yemek salonunun masasını çoktan hazırlamıştı.

Hep beraber kahvaltıya oturdular. Mrs Weasley özellikle ısırgan otlu kek ile salçalı sosise tam not verdi ve Kreacher için övgü dolu sözler söyledi. Mr Weasley ve özellikle Ron ise yiyecekler çatallarını batırabilecekleri kadar uzun süre önlerinde sabit durduğu sürece ne yediklerine aldırmıyor gibiydiler. Mrs Weasley’in Kreacher’ı övmesi üzerine keyiflenen Hermione salçalı sosis ile ısırgan otlu keki aynı anda ağzına sığdırmaya çalışan Ron’a ekşi bir surat ifadesiyle bakmaktan geri durmadı.

Kahvaltının ardından birinci kattaki oturma odasında Hermione, Mortimer Thornburn’un Brezilya Sihir Bakanlığındaki bir dostunun hediyesi olan leziz kahveden ikram etti. Her ne kadar Ron ile Harry isteksiz olsa da, Mrs Weasley’ın ısrarı üzerine mağara görevinin son derece yüzeysel ve sıkıcı bir versiyonunu tekrar anlatmak zorunda kaldılar. Bu yeni versiyonda Kingsley, Grines ve Robards ana karada tüm işi hallederken Ron ile Harry güvenli bir mesafeden onları izliyordu. Grines’in Ron’u kurtarışı da sadece Rita Skeeter’ın abartılı anlatımıyla süslediği hayali bir hikayeydi.

Sohbetleri saatine bakan Mr Weasley’in geciktiklerini fark etmesiyle sonlandı. Kahvelerini hızla bitirip üstlerine muggle kıyafetleri giymeye gittiler.

Ron ile beraber hızla giyinip gelen Harry, “Mr Weasley, River Piddle Arena tam olarak nerede? Oraya nasıl gideceğiz?” diye sordu merakla.

Mr Weasley, sırt çantasındaki yeşil, altın sarısı renkte atkı ve flamaları kontrol ederken kafasını kaldırdı,  “Ah… Aslında Wareham’da Harry, bu da yaklaşık 120 mil bir yol gideceğimiz anlamına geliyor. Bu yolun tamamını toplu taşıma ile gitmek ciddi anlamda zaman kaybı olur, o yüzden Bournemouth’a cisimleneceğiz. Orada iki opsiyonumuz var, birincisi Güney Batı Tren Hattını kullanmak…”

Ron hevesle araya girdi, “Harika! Hogwarts ekspresiyle seyahat etmek gibi olur!”

Sanki maça değil de yıl sonu balosuna gidiyormuş gibi şık ve bakımlı görünen Hermione da yanlarına geldi, merakla sordu, “İkincisi ne Mr Weasley?”

Mr Weasley gülerek, “İkincisi Puddlemere United taraftarlarının genelde kullandığı daha hızlı bir yol. Yani hızır feribot…”

Harry feribotun kalabalık bir büyücü topluluğunun çevreye fark ettirmeden rahat rahat maça gitmesi için iyi bir yol olduğunu düşündü. Suyun ortasında olmaları muggle gözlerinden uzak olmalarını sağlayacaktı.

Mr Weasley devam etti, “Tabi, bu atkıları saklamamız yerinde olur. Puddlemere United Britanya’nın en eski Quidditch kulübüdür. Holyhead Harpies ondan hemen sonra kurulmuştur. İki takım arasında ciddi bir rekabet var ve feribotta Harpileri tutan büyücüleri görmek istemeyebilirler.”

Mrs Weasley de yanlarına geldi, konuşulan konuyla tamamen ilgisiz görünen kuşkulu bir yüz ifadesiyle Ron’a baktı ve gözlerini kıstı, “Çöp kutusundaki sargılar kime ait? Evde biri mi yaralandı?”

* * *

Ve cisimlendiler…

Harry yeniden dengesini bulduğunda gözlerini açtı ve cisimlendirmenin yarattığı o sıkışma duygusunun rahatsızlığından kurtulmaya çalıştı. Kendisini hiç beklemediği bir şekilde bir muggle lunaparkının ortasında bulmuştu. Tam Mr Weasley’e dönerek doğru yere geldiklerinden emin olup olmadığını soracaktı ki birkaç metre gerilerindeki Bournemouth Rıhtımı yazan kocaman tabelayı gördü.

Mrs Weasley, Hermione ve Ron da en az onun kadar şaşkındı. Ron’un yüzü, kollarına ufak koltuklar yerleştirilmiş dev ahtapotu gördüğünde neşeyle aydınlandı ve yanına gidip babasınınkini çok andıran bir merakla incelemeye başladı. Hermione ise Mrs Weasley’e ailesinin ufakken kendisini götürdüğü lunaparkı anlatıyordu. Harry, altı ufak oturaktan oluşan şirin bir dönme dolabın yanına gitti. Hemen yanında da içinde isabetli atış yapanlara çeşitli ödüller dağıtıldığı bir kulübe vardı.

Mr Weasley etraflarını inceleyerek eğlenmeleri için kısa bir süre tanıyıp köstekli saatini göstererek, “Hadi ama, gecikeceğiz. Beni takip edin,” diye seslendi.

Lunaparkı arkalarında bırakarak kumsala dik uzanan köprünün üzerinde yürümeye başladılar. Köprünün iki yanındaki korkuluklarda muggle’lar fotoğraf çekiyor, bazıları da bozuk parayla çalışan dürbünlerle etrafı izliyordu. Kasımın son günleri olduğundan hava iyice soğumuştu, deniz son derece dalgalıydı ve sert bir rüzgar esiyordu. Onlar yürüdükçe etrafta görünen muggle’lar azaldı ve en sonunda yüz adım ötede köprünün sonundaki korkuluklara ulaştılar. Artık insan sesi iyice azalmıştı, hırçın deniz ve rüzgar sesinin dışında hiçbir ses duyulmuyordu.

Harry korkuluğun üzerine sabitlenmiş tabelada yazan yazıyı okudu:

YÜZMEK, DALMAK VE BALIK TUTMAK YASAKTIR. SAHİL GÜVENLİK.

Mr Weasley bir an için çevresine baktı, etrafta onları izleyen bir muggle olmadığını görünce sırt çantasını indirdi.

“Eh neredeyse vardık sayılır…” Tekrar köstekli saatine baktı. “On iki elli beş… Neredeyse…”

Harry şaşkınlıkla etrafına bakındı. Belki yüzlerce metre mesafede onların dışında kimsecikler yoktu. Neyle karşılaşacağını bilemediğinden kafasında ihtimaller dört dönüyordu; rıhtım mı hareket edecekti? Bir şey feribota mı dönüşecekti? Feribota gitmek için anahtar mı kullanacaklardı? Az sonra tüm tahminlerinin gerçekten uzak olduğu anlaşıldı.

Mr Weasley onlara döndü, “Şimdi benim söyleyeceğim cümleyi tekrar edip dosdoğru uyarı tabelasına doğru yürüyün. Aynen peron dokuz üç çeyrek’te yaptığınız gibi…”

Herkes ona dikkat kesildi, Mr Weasley büyülü cümleyi söyledi:

Şu bludger’ları savuşturun çocuklar, şu quaffle’ı da buraya atın.

Harry Mr Weasley’e şaşkın bir ifadeyle bakarken, Ron bilmiş bilmiş gülümsedi, “Hah, şu Puddlemere United’ın marşı, şimdi anladım.”

Mr Weasley Mrs Weasley’e döndü, “Önce sen geç istersen hayatım, Hermione! Sonra sen. Sonra Ron, Harry ve en son da ben geçeceğim.”

Mrs Weasley sihirli sözleri söyledi ve hızlı bir şekilde levhaya doğru yürümeye başladı, korkuluklara çarpıp devrilerek suya düşeceği yerde sanki tabelanın ortasında delik açılmış ve onu yutmuş gibi ortadan kayboldu. Molly Weasley’i çekingen görünen Hermione takip etti, Ron da hemen peşlerinden gitti. Şimdi sıra Harry’deydi.

Şu bludger’ları savuşturun çocuklar, şu quaffle’ı da buraya atın.

O da diğerleri gibi yürüdü ve tabelaya değdiği anda kendisini ahşap döşemeli bir salonda, cümbüşün tam ortasında buldu.

Harry feribot denince kafasında muggle’ların kullandığına benzeyen, zemin katında arabaların dizildiği, üzerinde açık güvertesi ve kapalı salonuyla klasik anlamda bir toplu taşıma aracını canlandırmıştı. Ancak içine bulundukları şey her neyse görebildiği kadarıyla araç taşıyacak bir yeri bulunmuyordu. Büyücülerin (Mr Weasley gibileri saymazsanız) pek motorlu araç kullanmadığını düşünürseniz çok esrarlı bir durum değildi tabi. Ancak geniş pencerelerle çevrili dev kamarada normal olan pek bir şey de yoktu.

Feribotun salonu iki çapraz hasır sazı arması ve lacivert renklerle donatılmıştı. Ateş viskisi ve kaymak birası içen şimdiden sarhoş olmuş Puddlemere United taraftarları omuz omuza vermiş, Biz şen Hipogrifleriz, ne hoş gezeriz isminde bir parçayı söylüyordu. Harry bu parçayı ya şükran günü, ya da noelde Sirius ve Mundungus’un detone sesinden dinlediğinden neredeyse emindi. Dev kamaranın bir ucunda büyücünün biri dev bir hipogrifi duvara zincirlemiş, sıçanlarla beslemeye çalışıyordu. Görevlilerden biri adamı buraya hipogrifini sokamayacağı konusunda uyarmaya çalışırken sinirlenen hayvan gagasıyla duvarı deliverdi.

Harry etrafında olan bitene öyle dalmıştı ki omzunda bir el hissettiğinde şaşkınlıkla olduğu yerde zıpladı. Mr Weasley hemen arkasından gelmiş, sırıtıyordu, “Kıyak ha? Ne dersin?”

Kıyaktı tabi;

Bir büyücü fazlaca heyecanlanıp Weasley ikizlerinin maytap ve havai fişeklerini hatırlatan bir cismi ateşe verdi. Dört belki de beş metre yükseklikteki kubbe tavan bir anda lacivert yıldızlar ve parlak fenerlerle doldu, çarkıfelekler sekerek oraya buraya çarpmaya ve etraflarında dönüp durmaya başladı. Kafasına lacivert bir kukuleta takmış olan tıknaz bir büyücünün cübbesi alev aldı, bir başkası onu söndürmeye çalışırken en az dört kişiyi tepeden tırnağa ıslattı. Puddlemere United resmi cübbesi giymiş dört büyücü salonda kimseyi umursamadan Quidditch oynuyordu. İnce uzun iki boruyu yere dikmiş, ucuna sepet bağlamışlardı ve birer tutucu ile kovalayıcıdan oluşan takımlarla sayı yapmaya çalışıyorlardı. Yolladıkları quaffle son anda eğilen Mr Weasley’in kafasının hemen üzerinden geçip duvara çarparak patlayınca Harry bunun saman tıkıştırılmış bir kapşon olduğunu fark etti. Oyuncular yanlarına gelip özür dilediler. Kapşonla saman parçalarına bir an kederle bakıp, tamir büyüsüyle eski haline getirdiler ve oyunlarına devam ettiler.

O esnada feribotun ölüm perisinin çığlığını andıran düdüğü duyuldu. Ses içeride öyle bir yankılandı ki zaten huysuz huysuz kıpırdanmakta olan hipogrif bir anda şahlandı. Feribotta bağlı bulunduğu duvarını tekmeleyerek yıktı, dışarı çıktı ve arkasına bakmadan mavi gökyüzüne doğru uçup gitti. Sahibi arkasından ağzı açık bakakaldı. Görevli, duvarda açılan deliği görünce başını ellerinin arasına alıp kasketini yere vurdu ve feribot ağır ağır hareket ederek rıhtımdan ayrıldı.

Harry, Ron ve Hermione hemen dev pencerelerden birine giderek dışarıyı izlemeye başladılar. Başlangıçta Harry bunun normal bir feribot yolculuğu olacağını sandı ama yanıldığı çok kısa bir sürede anlaşıldı.

Feribotta yüksek sesli bir çatırtı duyuldu, üçü birbirine ve çevrelerine panikle baktılar, sonra yavaş yavaş suya gömülmeye başlayınca Harry kaza geçirip battıklarını düşündü. Geminin önce burnu, sonra gövdesi sonra da arka bölmesi büyük bir uğultuyla suyun içine girerken kendisini yüzerek canını kurtarabilmek için hazırladı.

O sırada Mr Weasley düşmemek için yan yatmış feribotun duvarına tutunarak yanlarına geldi, elindeki kupada kaymak birası vardı, “Arka tarafta kantin var, bir uğrasanız fena olmaz,” diyerek içeceğinden bir yudum aldı. “Yanında da muggle’ların bardakların içine koydukları ufak şemsiyelerden veriyorlar.” Şemsiyeyi içkinin içinden çıkarıp burnunun ucuna kadar getirdi, şaşı gözlerle incelemeye başladı, “Gerçi bunun yağmuru keseceğinden şüpheliyim. Harry bu tam anlamıyla ne işe yarı-”

Panik içindeki Hermione sözünü kesti, çok bariz bir gerçeği açıklar gibi dışarıyı işaret etti, “Mr Weasley batıyoruz?!”

Mr Weasley ne olduğunu anlamamış gibi dışarı baktı, feribot artık tamamen sular altına gömülmüş, pencerenin dışında irili ufaklı balıklar belirmişti. “Eh, battığımız falan yok, bu feribot suyun altından gidiyormuş. Williamson söylemişti, onda sezonluk kombine bilet var.” Umursamaz bir tavırla içeceğinden bir yudum aldı ve onların şaşkın haline gülerek ona seslenen Mrs Weasley’in yanına döndü.

Harry, Ron ve Hermione gözlerini kocaman açarak birbirlerine şaşkın bir ifadeyle baktılar. Salondaki eğlence ise sanki feribot bir denizaltı gibi bütünüyle suya girmemiş gibi tüm hızıyla devam ediyordu. Az önce hipogrifin yıktığı duvara hemen müdahale edilmiş olacak, sanki görünmez bir branda serilmiş gibi hiç su sızdırmıyordu. Feribot hızlanmıştı, neredeyse hızır otobüsün süratiyle suyun içinde ilerliyordu. Arada önlerine çıkan kayalıklara neredeyse sürtünerek geçiyor, her sert manevrasında birkaç bardak kırılıp, içkiler yere dökülüyordu.

Aniden içeride bir ses yankılandı: “Sol tarafımızda Brownsea Adası!”

Hemen sol taraftaki pencereye doğru koşuşturdular ama bulanık suda aniden beliren büyükçe bir kara parçası dışında bir şey göremediler. Altlarında vaktinde sahipleri tarafından denize düşürülmüş ya da atılmış çer çöp vardı. Hatta Harry tam denizin tabanında gömülü beyaz bir sürat motoru gördüğünü sandı. O kadar hızlı gidiyorlardı ki tekrar bakmak istediğinde çoktan geçip gitmişti. Tam tepelerinde ise sıra sıra dizilmiş gemilerin siluetleri görülüyordu. Harry bu durumdan su yüzeyine yaklaştıklarını anladı.

Bir saat kadar sonra feribot bir koya girdi, iki taraftaki pencerelerde de kara belirdi ve içerisi karanlığa gömüldü. Salonun ışıkları kendiliğinden yandı. Feribot hızlı manevralarla suda ilerliyordu.

Yükselmeye başladıklarını hissettiler, feribotun burnu havaya dikildi, yine kırılan bardak ve çanak sesi duyuldu. Hemen en yakınlarındaki sabit objeye tutunmaya çalıştılar, Ron, Harry’ye tutunmayı tercih edince beraber yere yuvarlanıp duvara yapıştılar. Sonunda su yüzüne çıktıklarında feribotun içi aydınlandı ışıklar da kendiliğinden söndü.

Feribotun iskele tarafındaki kapısı açıldığında insanlar şarkılar söyleyerek inmeye başladı. Harry, Hermione ve Weasley’ler de kalabalığı takip ettiler. Çıktıkları yer, ağaçlarla çevrili bir çayırdı. Toprağı yer yer sarı otlar kaplamıştı. Hemen karşılarından bir otoban geçiyordu. Suyun derinliklerinden aniden çıkan bir feribot normalde muggle’lar için son derece ilgi çekici görülmeliydi. Ancak bölge büyülenmiş olmalıydı ki akan araç trafiğine rağmen arabasından inip onlara bakan kimse görülmüyordu.

Mr Weasley, “Herkes burada mı bakalım? Harika! A-ha! Bu yol A-351 olmalı, sırtımızı buraya verip yürüyelim, kalabalığı takip edelim,” dedi.

Bunu yaptılar da. Şarkılar söylemekte olan kalabalığın arasında yüz adıma yakın bir yol yürümüşlerdi ki karşılarında terk edilmiş köhne bir fabrikayı andıran bir yapı çıktı. Duvarları gri, pencerelerinin pek çoğu kırıktı. Hemen önünde tekerleksiz, aksları üzerinde duran paslanmış bir kamyonet vardı. Etrafına çitler ve yer yer devrilmiş dikenli teller çekilmişti. Çimler oldukça uzun zamandır biçilmediğinden yer yer bir insan boyuna ulaşmıştı.

Beraber yürüdükleri kalabalık Bournemouth rıhtımında, feribota geçmelerini sağlayan şarkının nakaratını tekrar etmeye başladı,

Şu bludger’ları savuşturun çocuklar, şu quaffle’ı da buraya atın!

Şu bludger’ları savuşturun çocuklar, şu quaffle’ı da buraya atın!

Şu bludger’ları savuşturun çocuklar, şu quaffle’ı da buraya atın!

Harry, Hermione ve Weasley’ler de onlara keyifle eşlik etti, yıkılan dikenli telleri geçtikleri an sanki bir tül perdesinin arasından sıyrılmış gibi hissettiler. Önlerine çıkan yeni bir dünyaydı sanki. Az önce yıkıntı halinde gördükleri fabrika dev bir Quidditch sahasına dönüşmüştü. Sahadan gök gürültüsünü andıran bir gürültü ve bangır bangır müzik sesi geliyordu.

Harry, yıkık dökük bir fabrika ha diye düşündü. Sahayı istenmeyen gözlerden bu şekilde saklıyorlardı demek!

Az önce gördükleri Kamyonet Puddlemere United’in lacivert rengine boyanmış bir seyyar mağazaya dönüşmüştü. Çatısından lacivert- kum sarısı atkılar, şapkalar sarkıyordu. İki yandaki camekanların ardında poşetlenmiş cübbeler dizilmişti. Hemen yanında bir içecek standında komik lacivert şapka takmış bir adam limon şerbeti ve gerçekten lezzetli görünen şokopoplardan satıyordu. Masasının üzerinde deste deste çikolatalı kurbağa kartları dizilmişti.

Hemen önünden vuvuzela çalarak geçen büyücü Harry’nin irkilmesine sebep oldu. Etrafı incelemeyi bıraktı ve fark etmeden uzaklaştığı Ron ile Hermione’nin yanına gitti.

Mrs Weasley, “Acaba Ginny’yi maçtan önce görebilir miyiz Arthur?” diye sordu.

Mr Weasley onu yanıtladı, “Sanmıyorum, stadyuma takımla beraber gelecektir. Haydi, gelin, içeri girelim, maçın başlamasına çok az kaldı…”

Hep beraber stadyumun etrafında yarım tur attılar, Harry kulak kabarttığında yükselen tezahüratların dışında son derece kıpır kıpır ve canlandırıcı bir parçanın çaldığını duydu. Sözler başladığında da Ejder Gözünden bahsedildiğini duyar gibi oldu. Bir yandan da etraflarından marşlar söyleyen taraftarlar geçiyordu. Holyhead Harpilerinin koyu yeşil – altın sarısı renklerini taşıyan gösterişsiz ve sönük girişe doğru yürüdüler. Gişede suratsız bir hoş geldin büyücüsü oturuyordu, “Biletler!” dedi, aksi aksi.

Uzatılan biletlere öylesine baktı ve gözlerini kısarak Arthur Weasley’i incelemeye başladı, “Art Weezly siz misiniz?”

Ron’un babası kaşlarını kaldırarak cevap verdi, “Arthur… Weasley… Evet benim, Sihir Bakanlığı’nda çalışıyorum… Bir sorun mu var?”

Adamın gözleri kısıldı ve bir çizgi halini aldı, “Hımm… Hayır, Teşekkürler!”

Hep beraber gişeyi geçerek merdivenlere doğru yürüdüler, bir kat çıktıklarında ALT BÖLME yazan tabelayı gördüler ve dar bir koridordan müthiş bir tezahüratın yükseldiği Quidditch sahasına ulaştılar. Misafir takımın seyircisine ayrılan bölme sahayı cepheden değil, çaprazdan görüyordu, yine de yerleri fena değildi.

Harry Dünya Kupasına gitmişti ancak belli ki derbinin havası bir başkaydı. İçerinin atmosferi daha ateşli, bir yere kadar daha düşmanca ama keyifliydi. Hemen taş basamaklarla sekizinci sıraya çıktılar ve yerlerine yerleştiler. Ron sağına, Hermione ise soluna oturmuştu, Harry onlarla beraber maçı izlemeye gelenlerin genellikle cadılar olduğunu fark etti. Holyhead Harpilerinin sadece cadılardan oluşan bir quidditch takımı olduğu düşünülürse pek de şaşırtıcı değildi bu durum.

Stadyumdan yükselen müzik sesi aniden kesildi. Skorbordda görünen Büyücü Klası dergisinin reklamı ekrandan silindi ve yerine Puddlemere United sıfır, Holyhead Harpies sıfır yazısı belirdi. Yüksek perdeden bir ses stadyumun her yerine yayıldı.

PUDDLEMERE UNITED – HOLYHEAD HARPIES BRİTANYA QUIDDITCH KUPASI MAÇINA HOŞ GELDİNİZ!

Stadyumdan alkışlar yükseldi, ardından anons yapan büyücü Holyhead Harpies’den başlayarak iki takımın kadrolarını saymaya başladı. İsmi söylenen oyuncu sahanın ortasına kadar uzanan bir koridordan çıkıp uçarak tribünleri selamlıyor ve kendi alanına geçiyordu.

Tutucu pozisyonunda Hadley!

Kumral, uzun boylu bir cadı, koridordan fırlayarak ufak bir tur attı ve sahanın Holyhead Harpies’e ayrılan kısmındaki yerini aldı. Tribünlerden kısa süreli ıslık ve homurtular yükseldi.

Anons yapan büyücü vuruculara geçti, adı söylenen Haines de uçuşunu tamamlayıp Hadley’in yanına indi ve elini omzuna koydu.

Bu defa Gwenog Jones’un ismi stadyumda yankılandı.

Jones belli ki Hadley ve Haines ile kıyaslandığında rakip tribünler tarafından açık ara en çok nefret edilen oyuncuydu. Puddlemere United taraftarı onun adı anons edildiği anda ayağa kalkarak ıslıklamaya ve yuhalamaya başladı. Harry oturduğu yerden yakındaki tribünleri incelediğinde Jones’un motivasyonunu bozabilmek için ona özel bazı pankartlar hazırlandığını da fark etti. Bu pankartlardan birinde Jones bir mantikorun ağzında debeleniyor, bir diğerinde de kafasına aşağı yukarı ejderha yumurtası büyüklüğünde bir bludger yiyerek beceriksizce süpürgesinden düşüyordu.

Jones da diğer Harpies oyuncuları gibi koridordan süpürgesinin üstünde fırladı, koyu yeşil, altın sarısı maç cübbesiyle tribünleri yavaşça turladı. Harry’nin en fanatik Puddlemere taraftarlarının oturduğunu gözlemlediği kuzey tribünün önünde iyice yavaşlayarak onlara el salladı. Ron Harry’ye doğru eğilerek, “Jones rakip taraftarlar tarafından hiç sevilmez. Çok sert ve ağzı bozuk bir oyuncudur. Protestolardan etkilenmediğini göstermeye çalışıyor,” dedi. Gerçekten de oradaki seyirciler, hatta tüm stadyum çıldırmış gibi bağırmaya başlamıştı. Harry asasını kaldırıp ona bir lanet yollamaya kalkan tepeden tırnağa lacivert cübbeli ve kukuletalı bir adamın güvenlik büyücüleri tarafından zorlukla zapt edildiğini gördü. Gwenog Jones, Harry, Hermione ve Weasley’lerin oturduğu tribünün önünde oyalanıp kendi taraftarını alkışladıktan sonra Hadley ve Haines’in yanına inerek eliyle onların beline vurdu. Yüzü çok ciddiydi ve gözleri ona nefretini ifade eden Puddlemere taraftarını tararken yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu.

Jones’un ardından kovalayıcıların isimleri okundu: Langford ve Reagan. Onlar stadyumu turlarken seyirci yine makul miktarda tepki gösterdi ve iki oyuncu da kendi takım arkadaşlarının yanına indiler.

Sıradaki isim Wilda Griffiths oldu.

Seyirci ilginç bir şekilde Griffiths’i yuhalamak bir yana alkış kıyamet bir şekilde karşıladı. Stadyumu dolaşırken adına coşkuyla tezahürat yapıldı. Hermione Ron’a bunun sebebini sorunca Ron, “Puddlemere United ile gelecek sezon bin galleon karşılığında anlaştığı konuşuluyor. Geçen ay Gelecek Postası yazmıştı. Yani seneye onlar için oynayacağını düşünüyorlar,” diye açıkladı durumu.

Bu sebepten olsa gerek Griffiths, bulundukları tribünün önüne geldiğinde sevgi gösterileri diğer Harpies oyuncularına göre pek cılız kaldı. Griffits’ten sonra Arayıcı Shelby de turunu tamamladı ve arkadaşlarının arasına katıldı.

Asıl oyuncuların ardından bu defa yedek kulübesinde oturan oyuncuların adı okundu; Sanders ve Sawyer’ı takip eden Ginny koridordan mermi gibi fırladı ve stadyumdaki turunu attı. Kızıl saçları rüzgarda savrulurken Harry midesinde özlemden kaynaklanan bir burkulma hissetti. Onunla görüşmemeyi ya da Noel’de Kovuk’a uğramamayı nasıl düşünebilmişti ki?

Ginny bulundukları tribünün önünde havada döndü ve onlara mutluluk ve gururla el salladı. Harry aynı gururu hissediyordu, elinde olmadan gülümsedi. Weasleyler, Ron ve Hermione hepsi ayağa kalkarak onu alkışladılar. Harry onu ne kadar özlediğini o ana dek fark etmemişti.

Ginny de yedek kulübesine indi ve Sanders ile Sawyer’ın arasına oturdu.

Ev sahibi Puddlemere United kadrosu büyük bir coşkuyla seyirciye tanıtıldı: Tutucuları Keane, vurucuları çelimsiz görünen Banks ve iri yarı Barrett,  kovalayıcıları Layton, kızıl saçlı Redding ve Whittaker, son olarak da arayıcıları Benjy Williams.

Puddlemere United oyuncuları gök gürültüsünü andıran tezahüratlarla karşılandılar ve seyircileri tarafından coşkuyla teker teker tribünlere çağırıldılar. Özellikle Benjy Williams duruşuyla ve karizmasıyla farklı bir oyuncu olduğunu belli ediyordu. En çok alkışı da o aldı. Puddlemere United oyuncuları hemen kendi sahalarında bir yuvarlak oluşturup galibiyet yemini ettiler.

Puddlemere United takımının yedekleri sayıldığında tanıdık bir yüz, tutucu Oliver Wood da kulübedeki yerini aldı. Harry, Hermione ve Weasley’ler eski bir Gryffindor oyuncusu olduğundan onu da ayakta alkışladılar. Bu durum bulundukları tribünde garip bakışlara maruz kalmalarına sebep oldu.

Hermione tepkili tepkili, “Alttaki grup da alkışladı, ne var ki bunda?” dedi kaşlarını çatarak.

Mr Weasley onlara doğru döndü, sesini duyurabilmek için bağırarak, “Kupa maçı olduğundan tek maç oynanacak ve kazanan bir üst tura çıkacak,” dedi. “Puddlemere United’ın en iyi oyuncusu arayıcı Benjy Williams, Holyhead Harpies’de de Gwenog Jones müthiştir. Harika bir maç olacak!”

Harry ona kafasını salladı ve boynundaki atkıyı havaya kaldırarak tezahürata başlayan tribüne katıldı.

Puddlemere seyircisi de Celestina Warbeck’in söylediği Şu bludger’ları savuşturun çocuklar, şu quaffle’ı da buraya atın! isimli şarkıya eşlik ediyordu. Bağırış çağırışları hakemin düdüğüyle kesildi. Benjy Williams ve Gwenog Jones orta sahaya geldiler birbirlerinin elini sıktılar. O kısacık anda dahi aralarındaki gerilim belli oldu, Benjy Williams görev yerine dönerken elini ovuşturuyordu. Ron, “Normalde Quidditch takımları vurucularını erkeklerden seçiyor, ama Gwenog Jones en az erkek vurucular kadar kuvvetlidir. Bu yıl maç başına ortalama Quaffle düşürme dahil tüm kariyer rekorlarını egale etti,” dedi.

Hakemin düdüğüyle beraber maç başladı. İlk atak Puddlemere United’tan geldi, Layton ve Redding quaffle’ı birbirlerine aktararak Holyhead Harpies sahasına geçtiler, Whittaker Langford’u şaşırtarak arkasına sarktı ve quaffle’ı alarak iyi bir atış pozisyonu yakaladı. Ancak Gwenog Jones’un yolladığı bludger mermi gibiydi ve onu kafasına yiyen Whittaker’ın gözleri bir anda şaşı oldu, sersemleyen oyuncu quaffle’ı düşürdü ama hemen toparlanarak savunmaya döndü. Bu defa Holyhead Harpies’den Langford takımını atağa geçirdi, Griffits ve Reagan, pası verdikleri kovalayıcının arkasından dolanarak örme yaptılar ve rakip savunmayı şaşırttılar. Griffits bir anda şans buldu ve quaffle’ı sol üst çembere doğru yolladı, ancak bu orta karar bir denemeydi, Puddlemere tutucusu Keane quaffle’ı iki hamlede yakaladı. Puddlemere United seyircisi iki oyuncuyu da coşkuyla alkışladı. Harry Griffits’in kulaklarına kadar kızardığını gördü. Çünkü Gwenog Jones belli ki elindeki sopayı tehditkar jestlerle ona doğru sallayıp pek nahoş sözler sarfediyordu. Hakem oyunu durdurmadan yanına giderek onu uyardı, Jones omuz silkti ve görev yerine döndü.

Puddlemere bu defa Whittaker’ın şahsi çabalarıyla sayı yapma şansı yakaladı. Ancak tüm savunmadan sıyrılan Whittaker rakip çembere, hatta sayı alanına yaklaşamadı çünkü Wilda Griffits süpürgesini onunkine kilitleyerek faul yapmıştı. Hakem düdüğünü çaldı, “Kenetleme! Puddlemere lehine penaltı!” diye bağırdı. Whittaker penaltıyı sağ alt çembere doğru kullandı, quaffle Hadley’in hemen elinin altından geçti ve Puddlemere on sıfır öne geçmiş oldu. Gwenog Jones Griffits’in yanına giderek bir şeyler söyledi ve Griffits’in suratı düştü, muhtemelen bir sonraki Holyhead Harpies hücumunda Banks’in yolladığı bludger’dan kaçamayarak quaffle’ı düşürmesinin en önemli sebebi buydu. Ancak bu hatası da bir başka sayıya sebep oldu ve Redding sayesinde hem Puddlemere United yirmiye karşı sıfır öne geçti hem de Hadley ile Griffits Gwenog Jones tarafından ciddi bir şekilde haşlandılar.

Yine de Jones’un tepkisi takımı biraz canlandırmış gibiydi, Langford ve Reagan birer sayı yaparak skoru eşitledi ve bayram yerine dönmüş, seyircilerin keyifle şarkı söylemekte olduğu stadyumu susturdu, skor yirmiye karşı yirmiydi. Altın snitch henüz görülmediğinden Benjy Williams hala gökyüzünü taramakla meşguldü. Shelby ise belli ki Benjy’nin ona olan üstünlüğünün farkında olduğundan vaktini snitch’i arayarak değil, hasmını marke ederek harcıyordu.

Puddlemere’in Layton ile bulduğu sayıya, Harpies, Griffits ve Langford ile cevap verdi. Misafir takım öne geçince hem seyircinin tavrı değişti hem de maç ciddi anlamda sertleşip, hızlandı.

Quaffle bir ev sahibi takıma, bir diğer takıma geçiyordu. Ona sahip olmak çok zordu çünkü  Gwenog Jones sopasını öyle bir sallıyordu ki üst üste üç hücumda Puddlemere kovalayıcılarının quaffle’ı düşürmesine sebep oldu. Ev sahibi takımda da Banks ile Barrett iyi çalışıyordu ama maçın on beşinci dakikası geçildiğinde skor seksene elli Holyhead Harpies’in lehineydi.

Bu noktada işler karıştı, Banks üst üste iki defa Griffits’e quaffle’ı düşürtüp, United kontra atağı sayıyla sonlanınca Gwenog Jones kendi oyuncusuna bas bas bağırarak hakaret etti ve hakem bu davranışından dolayı evsahibi takıma penaltı çaldı. Layton penaltıyı sayıya çevirince maçta yeniden eşitlik sağlandı. Harpies iki sayı buldu ancak quidditch sahalarında çok rastlanmayan bir olay tam o sırada gerçekleşti. Griffits quaffle’ı bir defa daha düşürünce Gwenog Jones bludger’ı dosdoğru ona doğru vurdu. Bunu beklemeyen Griffits yerden yaklaşık üç metre yükseklikte bludger’ı kafasına yedi, süpürgesinden düştü ve yere yığıldı. Şifacılar sahaya girerek ona müdahale ettiler. Puddlemere United’tan çelimsiz görünüşlü Banks, Layton ve kızıl saçlı Redding hakemin etrafını sararak bunun bir penaltı olması gerektiğini söyledi. İstediklerini de aldılar almasına ama çift sekiz sarmalı ile çemberlerin önünde uçarak kovalayıcının dikkatini dağıtmayı başaran Hadley penaltıyı spektaküler şekilde kurtardı.

Griffits saha kenarına şaftı yerinden oynamış şekilde getirilince Gwenog Jones kulübede oturmakta olan Ginny’yi işaret etti. Ginny inanamayan gözlerle pek çok kadın quidditch oyuncusunun idolü olan Jones’a bir anlığına baktı ve heyecanla cübbesini çıkarıp süpürgesine atlayarak havalandı.

Mr Weasley ve Mrs Weasley heyecandan çıldırmış gibiydiler. Harry, Ron ve Hermione de aynı heyecana kapılıp çılgınlar gibi Ginny için tezahürat yapmaya başladılar. Ginny oyun seviyesine çıkarak  takım arkadaşlarına katıldı. Skor seksene karşı yüz deplasman takımı lehineydi.

Ginny’nin oyuna girmesiyle Harpies’in aksayan hücum düzeni bir anda ritmini buldu. Reagan quaffle ile yükselerek rakip kovalayıcıları üzerine çekti ve Gwenog Jones’un Redding’i bludger ile alt etmesinden faydalanan Ginny Porskoff manevrasını müthiş bir sayıyla bitirdi. Quaffle a öyle bir falso vermişti ki rakip tutucu Keane sanki şaşırtılmış gibi bedeninin altı bir yana üstü öbür yana bakar pozisyonda kalmıştı.

Hemen bu pozisyonun ardından Woollongong kaçışını denediler, hızla zig zaglar yaparak rakip savunmayı yanılttılar ve Ginny’nin inanılmaz bir vücut manevrasıyla iki kovalayıcıyı üzerine çekmesiyle Langford quaffle’ı Keane’nin bacakları arasından yolladı. Skor Seksene karşı yüz yirmi olmuştu.

Ginny sanki Harpies ile yıllardır uçuyormuş gibi uyumluydu. Reagan ile Langford’un aklını okuyormuş gibi sürekli sahadaki en doğru yere uçuyor, pozisyon alıyor ve daima avantajlı noktada quaffle ile buluşuyordu. Bu durum rakip kovalayıcının onu marke etmesini zorlaştırıyordu. Takım arkadaşları da onun yeteneğini çabucak kabullenmişlerdi ki quaffle’ı ona vermekten çekinmiyor, sorumluluk alması için cesaret veriyorlardı. Holyhead Harpies skoru seksene karşı iki yüz yaptığında gördükleri karşısında şoka girerek sus pus olmuş Puddlemere seyircisi tekrar canlanıp takımlarını yüreklendirmeye çalıştı. Ama bu defa da Gwenog Jones sahneye çıktı. Sopasıyla öyle işler yapıyordu ki Puddlemere kovalayıcıları quaffle’a dokunmak dahi istemiyordu, onlara defalarca quaffle’ı düşürttü. Ev sahibi takım skor açısından kilitlenmişti ve hiçbir şey üretemiyordu. Seyirci bu yüzden maçı kaybedeceklerini anladığından ilgileri panikle altın snitch’i aramakta olan Benjy Williams’a döndü.

Saha onun ismiyle inlerken skor artık seksene karşı iki yüz otuza gelmişti. Aradaki yüz elli sayılık fark altın snitch’i Williams yakalarsa maçın berabere biteceği ve üst tura çıkan takımı penaltıların belirleyeceği anlamına geliyordu. Bu da bir türlü sayı üretemeyen United’ın maçı kazanma umutlarının yeşermesi anlamını taşıyordu. Williamson snitch’i tam o anda gördü, Kuzey tribününü taşıyan direklerin hemen yanında Gwenog Jones’un çok yakınlarında uçuyordu. Williamson bir mermi gibi fırladı, Shelby de onu takip etti, havadaki lacivert yeşil iki lekeden ibarettiler, snitch onlar yaklaşınca canlandı ve hızla kaçmaya başladı Williamson snitch’i yakalamak üzereydi çünkü Shelby’den çok daha hızlıydı. Ama Gwenog Jones tam o ufak altın topu yakalamak üzereyken snitch’e sopasıyla vurarak pozisyonu bozdu. Hem seyirci hem de Williamson adeta çıldırmıştı. Hakem penaltı çaldı, tüm stadyum Gwenog Jones’un ailesi ve yetiştiriliş tarzı konusuna değinen çirkin bir tezahüratı haykırmaya başladı.

Penaltıyı Puddlemere United’dan Redding kullandı, Hadley inanılmaz bir şekilde kurtardı bu atışı da. Ama Williamson yine snitch’in peşindeydi, bu defa Güney tribününe doğru uçuyordu. Bludger Banks’e doğru uçarken Ginny Quaffle’ı aldı, orta sahayı büyük bir hızla geçti ve rakip kovalayıcılar daha ona yaklaşamadan çok ama çok uzun mesafeden quaffle’ı rakip çembere doğru savurdu.

Aynı anda Williamson kararlı bir şekilde snitch’e doğru uçuyordu, artık aralarındaki mesafe bir metreden fazla değildi ve gittikçe azalıyordu. Ginny’nin yolladığı quaffle Layton, Whittaker ve Redding’in korku dolu bakışları arasında havada süzüldü de süzüldü; Keane quaffle’ı yakalayacak gibiydi ama bordo renkli siyah dikişli top birden dışarı falso alarak sağ üst çemberin içinden sekti ve içeri düştü. Aynı anda da Benjy Williamson’un yumruğu altın snitch’in üzerine kapanmıştı.

İlk önce müthiş bir gürültü ve zafer dolu tezahüratlar duyuldu Puddlemere tribünlerinden. Sonra hakemin düdüğü çıkan tüm coşkulu sesleri susturdu. Ginny’nin sayısı geçerli sayılmıştı, Williamson da altın snitch’i yakaladığından maç bitmişti. Holyhead Harpies Ginny’nin belki yıllarca konuşulacak inanılmaz sayısı ile kazanmıştı, Skorbord ışıl ışıl parlıyordu: 230 – 240! Harpies çeyrek finaldeydi!

Ginny yeşile boyalı tribünün tam önünde kollarını havaya kaldırmış seviniyordu ki ki çelimsiz Banks maçın bitmiş olmasına aldırmadan bludger’ı öfkeyle ona doğru savurdu. Bludger Ginny’nin beline isabet etti ve iki metre mesafeden düşerek tribüne çakılmasına sebep oldu. Sahanın içi de karışmıştı, Gwenog Jones, çelimsiz Banks’i sağ kolunun altına sıkıştırmış yumruklarken, Benjy Williamson bir yandan Haines’in kafasına indirdiği sopadan kaçmaya çalışıyor bir yandan da Keane’i zaptetmeye uğraşıyordu.

Harry karmaşaya aldırmadan endişe ve dehşetle basamakları dörder dörder atlayarak Ginny’nin yanına indi. Saçlarının kokusunu oradan bile alabiliyordu. Önünde duran iri yarı bir genci iterek geçmeye çalıştı. Ginny’nin başucuna geldiğinde az önce yanından geçmeye çalıştığı gencin Ginny’yi şefkatle kaldırmaya çalıştığını fark etti ve planladığından çok daha sert bir şekilde elini onun üzerinden çekmesini söyledi.

Genç ona dönerek fütursuzca, “Bunu söylemek sana düşmez,” dedi.

Harry onun elini itti ve Ginny’yi kolundan tutmaya çalıştı. Neyse ki kızın durumu ciddi değildi, yavaşça ayağa kalkıyordu. Arkalardan biri “Sakin ol Jonathan,” deyince Harry kiminle karşı kaşıya olduğunu anladı. Demek bunun için Oliver Wood’u alkışlamışlardı, Gryffindor öğrencileri arasında o da vardı. Jonathan Beresford, Harry’nin karşısına dikildi ve ona meydan okuyarak, “O sakin olunca olurum,” dedi.

Bunun üzerine çileden çıkan Harry onu tüm gücüyle göğsünden itti. John Beresford bir an sendeledi ama kendini toparladı. Karşılık vermeye kalkınca birbirlerine girdiler. Güvenlik büyücüleri olaya müdahale ederken Ginny ikisini de sakinleştirmeye çalışıyordu ama çabası boşunaydı. Keşmekeşin ortasında, kendisini zapt etmeye çalışanlara rağmen Harry bir şekilde Beresford’a yumruğunu indirmeyi başardı. Burnu kırılarak kanlar içinde kalan Beresford yere yığıldı; Ginny, yüzünde Harry’ye kendisini berbat hissettiren büyük bir utanç ifadesiyle onu kaldırdı. Sonra öyle bir bağırdı ki herkes donup kaldı:

“EN GÜZEL GÜNÜMÜ MAHVETTİN!”

Bu söz müthiş bir suçluluk duygusnu harekete geçirdi. Harry kendisine gözlerini dikmiş dehşetle bakan kalabalığı fark etti. Ron, Hermione ve Weasley’ler de yanlarına gelmiş ve her şeye şahit olmuşlardı. Güvenlik görevlileri artık boğuşmayı bırakmış olan Harry’den ellerini çektiler. Hırsından gözyaşlarına boğulan Ginny bir kez daha bağırdı:

“BİTTİ! BİR DAHA BANA SAKIN YAZMA!”

Burnu hala şakır şakır kanayan John Beresford’un yüzünü beceriksizce silmeye çalıştı, sonra da destek olmak için koluna girdi ve yere düşen süpürgesini de alarak kalabalıktan uzaklaştı.

Harry bir şey söylemek için ağzını açtı, ama bu rezilliğin üzerine konuşacak bir şey yoktu sanki. İçini yeniden kıskançlık bürüdü, kendisini yalnız ve dışlanmış hissetti. Yumruklarını sıktı, büyük bir öfkeyle en yakınındaki koltuğu tekmeleyerek kırdı. Kalabalıktan bir korku nidası yükseldi, sonra da kimseyle konuşmadan karanlık koridora doğru yürüdü, orada gözden kayboldu.

* * *

onuncu bölüm:
“Ölümcül Hata”

⁠⁠⁠Evapsie!
  • 7
    Shares
122 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir