3. FİLME KALAN SÜRE

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #65: Harry’nin En Kötü Günü

Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #65: Harry'nin En Kötü Günü

GİRİŞ İÇİN TIKLAYIN.

62. BÖLÜM

63. BÖLÜM

64. BÖLÜM

Lord Voldemort’un o karanlık gece, Harry Potter‘ı öldürmeyip kendi oğlu gibi büyütmeye karar verdiği alternatif bir hayran hikâyesine ne dersiniz?
ÖNEMLİ BİR NOT: Karanlık Prens serisinin ilk cildi İçimdeki Karanlık hikâyesinin yeniden yazılmış bölümleri 57. bölümle sınırlıydı. Yazar bu maceranın yeni versiyonunu uzun süredir yazmadığı için, kalan bölümlerin yeni versiyonunu eskisiyle bağlayarak yayınlama kararı aldık. Bundan böyle bölümler, Tuba Toraman‘ın düzeltisiyle karşınızda olacaktır. Karşınızda İçimdeki Karanlık cildinin altmış beşinci bölümü!

bölüm 65

Harry’nin En Kötü Günü

Damien’ı sonunda sakinleştirmek bir saati almıştı. Damien ilk başta aşağı inip annesi ile babasına her şeyi anlatmaya hazırdı, ama diğer üçü Damien’ın yalnızca öfkeli olduğunu ve aslında bunu yapmak istemediğini biliyordu. O yalnızca eli ayağı birbirine dolanmış bir halde Harry’nin kalmasını sağlayacak bir yol bulmaya çalışıyordu.

Lily yukarı kata gelip Damien’a eve gitmek için hazır olduklarını söylediğinde, Damien başı önde eğik, ayaklarını sürüye sürüye odadan çıkmayı başarmıştı. Lily oğluna acıyarak bakıyor, bu üzgün halinin babasından dolayı olduğunu düşünüyordu.

“Sakinleşecektir, Damy. Sadece ona biraz zaman ver,” dedi, kolunu oğlunun omuzlarına sarıp onu kucaklayarak.

Damien cevap vermedi. Ne yapması gerektiğini düşünüp duruyordu. Şimdi sessiz kalırsa Harry’yi belki de sonsuza dek kaybedebilirlerdi. Damien, babasının, şöminenin yanında gitmeye hazır beklediğini gördü. Odada yalnızca Mrs Weasley vardı. Diğer herkes gitmişti. Damien insanların ne diyeceğini umursamamaya ve babasına her şeyi anlatmaya karar verdi.

“Baba.”

James dönüp ona baktı, ama cevap vermedi.

Gel gelelim, Damien daha bir şey söyleyemeden, Ginny’nin daha birkaç dakika önce ona söylediği sözler aklına geldi.

‘Harry tüm hayatını bir kafesteymişçesine geçirmiş. Her ne kadar bu kafes görkemli de olsa, hapsedilmiş bir hayattan hiç farklı değil. Voldemort hiçbir zaman Harry’nin düzgün bir hayat yaşamasına izin vermemiş. Eğer onu gerçekten seviyorsan, Damy, özgür kalmasına izin vermelisin. Onu istemediği bir şeyi yapmaya zorlarsan, mutlu olmayacaktır. Bırak gitsin. O öyle istiyor. Bırak, Harry hayatında ilk defa yapmak istediği bir şeyi yapabiliyor olsun.’

Ginny’nin bu sözlerini hatırlayınca, Damien’ın içinde beliren yeni cesaret belirtisi de yok olup gitti. Ginny’nin de, en az onun kadar, Harry’nin onlarla kalmasını isteyecek bir sebebi olduğunu biliyordu. Ginny onun gitmesini kaldırabiliyorsa, Damien da en azından deneyebilirdi.

“Damy?” diye seslendi Lily, her biri Damien’ın ne söyleyeceğini beklerken.

Damien yalnızca başını iki yana sallayarak söyleyecek bir şeyi olmadığını ima etti.

Eve gitmek için şömineye ilk giren James oldu. Ardından ise Damien gidecek, onun arkasından ise Lily gidecekti.

Şömine ateşi yeşile döndükten ve James ortadan kaybolduktan sonra, Damien şömineye doğru ilerledi. Pencerenin önünden geçerken içgüdüsel olarak başını çevirip dışarı baktı. Bir anlığına durdu.

Harry hâlâ buradaydı. Gizlendiği gölgelerin içinden çıkmış, yalnızca Damien’ın onu belli belirsiz görebileceği bir yerde duruyordu. Damien dışarı fırlamamak için kendini zor tutuyordu. Harry’ye doğru başını çaktırmadan salladı; gözleri yeniden yaşlarla doluyordu. Harry ise elini kaldırıp ona veda etmek için yavaş yavaş el salladı. Damien da elini kaldırdı ve sonra kaldırdığı elini saçlarından geçirerek gönülsüzce ilettiği vedasını sakladı.

Damien pencerenin önünde daha fazla duramayacağı için kendini ilerlemeye zorladı. Şömineye doğru yürümeye başlarken Harry’nin de onunla birlikte ilerlediğini fark etti. Damien gözlerindeki yaşları silerken, Harry de yeniden gölgelerin içinde kayıplara karışmıştı. Damien başı önde eğik bir şekilde hızla şömineye girdi. Boğazına oturmuş yumru yüzünden zar zor konuşabildi. Annesinin bakışıyla karşılaşmıştı. Ona yüzünde endişeli bir ifadeyle bakıyordu. James’in ona olan davranışlarının yanında, onu başka bir şeyin de üzdüğünün farkındaydı. Lily neler olduğunu anlamak için onunla sonra konuşma kararı aldı.

Damien Godric’s Hollow’a varınca hızla yatak odasına geçip arkasından kapıyı kilitledi. Bu gece onunla biri konuşacak olursa, kendini tutamayacağını biliyordu.

* * *

Damien Kovuk’a geri dönmüştü. Harry’nin onları görmeye gelişinin üzerinden iki gün geçişti. Harry şimdiye kadar çoktan gitmiş olmalıydı. James ile Lily’nin Arthur ve Molly ile buluşması gerektiği için Damien’ı da yanlarında getirmişlerdi. Damien’ın Kovuk’a gelmesinden kısa bir süre sonra Hermione de gelmişti. Dört arkadaş Ron’un odasında ne söyleyeceklerini bilmez bir halde oturuyorlardı.

En sonunda konuyu Hermione açtı.

“Ondan haber alanınız oldu mu?” sorusuna herkes başlarını hayır dercesine salladı.

“Şimdiye kadar çoktan gitmiştir,” dedi Ron, tereddütle.

Damien hiçbir şey söylemedi.

“Sizce nereye gitti?” diye sordu Hermione.

Damien son iki gününü Harry’nin nereye gittiğini merak ederek geçirmişti. Harry’ye o kadar öfkeliydi ki, nereye gideceğini sormak aklına dahi gelmemişti. Gerçi Harry de muhtemelen onlara söylemeyecekti.

“Bilmiyorum, ama bahse girerim, Draco’yla birlikte gitmiştir,” diye cevapladı Ginny.

“Neden öyle dedin?” diye sordu Ron.

“Yani, o gün onları birlikte görmüştük. Malfoy Harry’ye ‘teklif’ini düşünmesini söylemişti, Harry de işlerini bitirdkten sonra düşüneceğini söylemişti. Bence Malfoy Harry’ye onunla gelmesini teklif etti. Aralarında geçen konuşmanın bu olduğuna kalıbımı basarım,” diye konuşmasını bitirdi Ginny.

Damien düşünüyordu. Bu bir ihtimaldi. Harry sarışın Slytherin’le iyi arkadaştı. Muhtemelen onunla gitmişti. Onunla gittiğinin düşüncesi, Damien’ın fena halde canını sıkmıştı. Harry o pislik, küstah, kendini beğenmiş aptala kendi ailesinden daha çok güveniyordu. ‘Ama onu ailesinden daha iyi tanıyor. Neden ona güvenmesin ve daha yakın olmasın ki?’ dedi kafasının içinde bir ses. Damien düşüncelerinden arınmak için kafasını iki yana salladı ve önünde dönen muhabbete odaklanmaya çalıştı.

Dördü de Harry’nin nerede olabileceği üzerine ihtimalleri konuşmaya devam ettiler. Hiçbiri aşağı katta kopan karmaşayı duymamıştı; ancak birisi Ron’un odasına koşarak girdiğinde, bir şeylerin ters gittiğini anladılar. Kapı parçalanırcasına açılır, Fred ile George soluk soluğa önlerinde belirirken, Damien da diğerleriyle birlikte yerinden zıplamıştı. Üst kata çıkan merdivenlerin hepsini koşarak çıktıkları açıktı.

“Fred? George? Burada ne yapıyorsunuz? Ne zaman geldiniz?” diye Ginny konuşmaya başlasa da, sözü bir şeyler gevelemeye başlayan ikizler tarafından kesilmişti. İkisi de aynı anda konuşuyor ve ağızlarından çıkan hiçbir söz bir anlam ifade etmiyordu. Belli ki, bir şey karşısında fena heyecanlanmışlardı.

“Hey! Bir dakika! Teker teker konuşun!” diye bağırdı Ron, ikizlerin çıkardığı gürültünün arasından.

“Şimdi dükkândan geldik! Haber vermemiz gerekiyordu! Siz duymadınız, değil mi?” diye sordu Fred, dördüne de meraklı gözlerle bakarak.

“Neyi duymadık? Ne haberinden bahsediyorsunuz?” diye sordu Hermione.

İkizlerin yüzlerindeki ifadelere bakılırsa, büyük bir haberdi.

“Vay canına! Neredesiniz siz? Son iki saattir her yerde bu haber konuşuluyor! Onu yakalamışlar! Bakanlık sonunda onu yakalamış!” diye devam etti Fred.

“Kimi yakalamışlar?” diye sordu Ginny, Bakanlığın Voldemort’u yakalamış olma ihtimali olabilir mi diye düşünürken.

“Karanlık Prens’i! Harry’yi! Harry’yi yakalamışlar!” diye cevapladı George, heyecanla.

Hava aniden çekilmiş gibiymiş. Damien duyduğu kelimeleri hazmetmeye çalışırken nefes almakta güçlük çekiyordu. Harry yakalanmıştı! Zamanında gitmeyi başaramamıştı. Sonunda yakalanmıştı. Damien etrafında kopan gürültünün hayal meyal farkındaydı.

“NE? Ne zaman? Nasıl oldu?” diye bağırdı Ron.

“Bilmiyorum. Haberi kendimiz öğrendik. Büyücülük Dünyası’nın tamamı bu haberle çalkalanıyor. Ne zamandır onun peşindeler, yedi ay falan mı? Sonunda onu yakaladılar. İki saatten az bir süre içinde Öpücüğü alacakmış,” dedi Fred, onlara.

İşte bu haber Damien’a tokat gibi çarpmıştı. Odadan fırtına gibi çıkıp devrilmemeyi başarak merdivenleri arşınladı. ‘Bunu yapamazlar! Ona Öpücük veremezler! Yapamazlar. Olamaz!’ diye düşünüyordu, merdivenlerden koşarak inerken. Bacaklarının gücünü yitirdiğini hissetse de yere yığılmamayı başarıyordu.

Weasley’lerin mutfağına ulaştığı anda, tam manasıyla bir curcunanın ortasında buldu kendini. Mr Weasley, Sirius ve Remus birbirlerine farklı farklı şeyler söyleyerek bağırıp duruyorlardı. Seherbaz Kingsley Shacklebolt’un dört bir yandan gelen soruları cevaplamaya çalıştığını görüyordu. Mrs Weasley, önündeki sahneyi yüzünde tuhaf bir ifadeyle izleyen Lily’nin yanında duruyordu. Damien, daha önce hiç görmediği kadar solgun görünen babasını fark etti. Onu yalnızca bir saniyeliğine şöyle bir gördükten sonra, James Bakanlık’a gitmek için mutfaktan dışarı fırlamıştı. Sirius, Remus, Arthur ve Kingsley de James’in arkasından koşturarak dışarı çıktılar. Küçük mutfaktan ayrılıp Cisimlenilen bölgeye doğru koştular. Mrs Weasley Lily’ye ne söylemesi gerektiğini bulmaya çalışıyordu ki, Damien annesinin ağlamadığını ya da sinir krizi geçirmediğini fark etti. Bu, Damien’ı, annesinin ağlayıp bağırmasını görmekten çok daha fazla korkutmuştu.

Lily hâlâ kapının yanında duruyor, gözlerini James’in saniyeler önce ayrıldığı noktadan ayırmıyordu. Gözlerinde bir karartı vardı. Şoktaydı! Damien her ne kadar enerjisini toplayıp onu rahatlatmak için kıpırdayabilmeyi istese de, şuan asıl onun rahatlatılmaya ihtiyacı vardı. Arkadaşlarının varlığını arkasında hissetti. Gerçi hiçbiri bir şey söylemiyordu. Damien önündeki sahneyi izlerken öylece dikiliyordu.

GÖZ ATIN  Hortkuluk Yaratmak Üzerine Nahoş Bir Teoriye Ne Dersiniz?

“Bitti artık, değil mi? Artık hepsi huzura erer. Benim bebeğim yok edildikten sonra, hepsi rahat bir nefes alacak,” dedi Lily, tuhaf bir şekilde sakin çıkan bir sesle.

Molly, Lily’ye korku ve sempati karışımı bir ifadeyle bakıyordu. Arkadaşına sarıldı, ama Lily onu itti.

“Hayır, sakın beni iyi hissettirmeye çalışma. Artık bana kimse iyi hissettiremez.”

“Lily, tatlım, bitmedi. Dumbledore Bakanlık’ta. Harry’ye zarar vermelerine izin vermeyeceğini biliyorsun. Bu beladan kurtulmanın bir yolunu bulacak,” diyerek sıkıntılı anneyi teselli etmeye çalıştı.

Lily döndü; şimdi yeşil gözleri Molly’nin üzerindeydi.

“O Tanrı değil. Dumbledore herkesi kurtaramaz. Özellikle de Harry’yi. Bakanlık, onu bize geldiği ilk günden beri yok etmek istiyor. Durmayacaklar. Onu bir daha asla göremeyeceğim. Onu son bir kez görmeme bile izin vermeyecekler!” dedi ve o anda Lily kendini bırakıp ona sarılı duran Molly ile birlikte yere yığılıp ağlamaya başladı. Molly de bir anneydi ve Lily’nin şu anda içinde bulunduğu durumdan çıkması için en fazla dua edebiliyordu.

Damien da kapının yanında yığıldı ve Hermione’nin onu kucakladığını, gözyaşlarının ise boynuna aktığını hissetti. Annesi haklıydı. Sonunda Bakanlık Harry’yi ele geçirmişti ve onun gitmesine izin vermeyeceklerdi. Harry iki saat içinde Öpücüğü alacaktı. Damien gözlerinin yandığı hissetti ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Durmuş aklı ağabeyine nasıl yardım edeceğini bulmaya çalışsa da, artık kimsenin Harry’ye yardım edemeyeceğinin farkındaydı. Harry’nin kaderi mühürlenmişti.

* * *

(Üç Saat Önce)

Harry son parasını da resepsiyoniste verirken iç geçirdi. Parasının ona bir süre DAHA yeteceğini hesaplamıştı, ama John ile Fiona Amerika’ya taşındığından beri, Harry’nin dövüş kulüplerine gidip daha çok para kazanacak şansı kalmamıştı.

Harry, John ile Fiona’ya veda etme şansını yakalayamadığı için çok üzgündü. Bir gece onları görmeye gitmiş ve karavanlarını başkasının devraldığını öğrenmişti. Yaşlı adam Harry’nin eline ‘Alex’e yazılan bir not bırakmıştı. John mektubu ona yazmış, kendisi ve ailesinin geri döndürülemeyecek kadar iyi bir iş teklifi aldıklarını ve Amerika’ya taşındıklarını anlatmıştı. John mektupta bu şekilde gitmeyi aslında hiç istemediklerini, ama Alex onlarla hiç iletişime geçmediği için doğru düzgün bir veda bile edemeden gitmek zorunda kaldıklarını söylemişti.

Harry üzülüyor, ama diğer taraftan da seviniyordu. Bu yerden ayrılıp daha iyi saklanacakları bir yere gitmiş olmalarından memnundu. Harry Longbottom’lara karşı bu kadar kuvvetli bir koruma duygusu hissedeceğini hiç düşünmemişti. Şüphesiz, en korumacı olduğu kişi, küçük Nigel idi. Harry, hayatında ilk defa Voldemort’un emrine karşı çıkma sebebinin o küçük çocuk olduğunu biliyordu. Nigel’ın başına bir şey gelse ne yapacağını bilmiyordu. O yüzden bu yol çok daha iyiydi. Hayatları Voldemort’tan uzakta mutlu mesut geçecekti.

Harry ellerini ceplerine yerleştirip güneşli bir öğleden sonra yola çıktı. Bir saat içinde Draco’yla buluşması gerekiyordu. Buharlaşmak için uygun olduğunu düşündüğü bir noktaya doğru yol boyunca ilerledi. Damien’ın, Ginny’nin ve annesi ile babasının düşünceleri arasında dalıp gitmişti. Bir kereliğine bile olsa annesi ile babasını görmeyi çok isterdi. Ama Harry onları görme riskini göze alırsa, yakalanabileceğini ya da ailesinin başını belaya sokabileceğini biliyordu. Harry’nin en son isteyeceği şey, annesinin, babasının ya da Damien’ın ona yardım etmek uğruna Azkaban’a gönderilmesiydi.

Harry düşüncelerine öylesine dalmıştı ki, arkasından gelen ayak seslerini duymadı bile. Buharlaşmak için karanlık sokağa doğru köşeyi döndüğü esnada bir şeyin başının arkasına vurduğunu hissetti. Harry ellerini başına doğru kaldırıp dizlerinin üzerine çöktü. Görüşü bulanıklaşmıştı ve neredeyse bayılmak üzereydi. Ona vuran şey her ne ise, neredeyse kafatasını ikiye ayıracaktı.

Harry birinin kolunu yakaladığını hissetti; elinde tuttuğu asasını kullanmak için hazırlandığı anda bir şeyin onu göbek deliğinden çektiği hissini yaşadı. Anahtar’ın girdabına doğru çekilirken, bayılmıştı.

Harry ‘enervate’ diye fısıldayan biri tarafından kendine getirildi. Sersemlemiş bir halde gözlerini açtı. Başı ağrıdan zonkladığı için inledi. Elini kaldırıp başına götürmek istese de kollarını kıpırdatamadığını fark etmişti. Gözlerini açık tutmaya zorladı ve karanlık bir odada olduğunu gördü. Elleri arkasındaydı ve belli ki bağlanmıştı. Harry paniklemeye başladı. Yakalanmıştı! Aklına ilk gelen fikir, onu yakalayanların Ölüm Yiyen’ler olduğuydu. Ancak, yara izinin acıdan yarılmadığını fark ettiğinde bunun doğru olmadığını anladı. Başını, ağrısını daha da kötüleştirmemek için yavaşça döndürdü. Karanlığın içine dikkatle bakarak nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Sorun ne? Burayı hatırlamadın mı?” dedi çınlayan bir ses, Harry’yi ürküterek.

Harry doğrulup oturmaya çalıştı, ama kendini neredeyse hiç kıpırdatamıyordu; yalnızca elleri değil, tüm vücudu iplerle sarılıydı.

Aniden bir siluet adım atıp önüne çıktı. Asasından ışık yayılıyor ve görünen o ki, asadan çıkan ışık odanın köşelerine uçarak şimdi odayı aydınlatıyordu. Harry önünde duran siluete iki kez bakmak zorunda kaldı. Karşısında, aklına asla gelmeyecek biri duruyordu.

“N-Neville?” diye sordu Harry, üzerine kâbus gibi çökenin gerçekten seçilmiş kişi olup olmadığından emin olmaya çalışarak.

Neville’in yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Harry’nin onu gördüğü en son hallinden bir hayli farklıydı. Üzerinden yedi ay geçmişti, ama bu Neville öncekinden tamamen farklıydı. Gözlerinin insanın içini ısıtan sıcaklığı da sesinin kibar tonu da artık yoktu. Ayrıca, fiziksel olarak da farklı görünüyordu. Ne kadar hiç şişman biri olmamış olsa da, biraz kilo kaybettiği belliydi. Göğsü daha da genişlemiş ve onu daha ince göstermişti. Üstelik kendine güveni de artmış gibi görünüyordu. Harry’nin karşısında dururken asasını elinde sıkı sıkı tutuyordu. Gözleri öfkeyle dolup taşıyordu.

Harry bir kez daha kendini kurtarmaya çalıştı.

“Neville! Beni dinlemek zorundasın…” demeye başlasa da, Neville ona bir ‘Silencio’ göndererek onu susturdu.

“Hayır, Harry, bugün sen beni dinleyeceksin. Sana nerede olduğunu göstermek istiyorum.”

Bunları söylerken, Neville asasını salladı ve Harry’nin bağlı vücudu havaya kalkarak ayakta durdu; gerçi ayakları yere basmıyordu.

Harry odayı daha iyi görmeye başlayınca içten içe inledi. Longbottom’ların evinden geriye kalan kalıntıların içinde duruyordu. Zümrüt yeşili gözleriyle odayı taradı. Burası Harry’nin bundan üç yıl kadar önce geldiği oda, oturma odasıydı. Harry Neville’e baktı ve ondaki tehdidin büyüklüğünü hissetti. Harry’ye neredeyse onu yiyecekmiş gibi bakıyordu. Harry bu bakışı çok iyi biliyordu. İntikama susamıştı. Neville, Harry’yi buraya ailesinin ölümünün intikamını almak için getirmişti.

“Burası benim evimdi. Büyüdüğüm yerdi. Sen gelip benim ailemi parçalarına ayırmadan önce mükemmel bir hayatım vardı. Sen annem ile babamı tam burada, kendi evlerinde öldürdün. Kendi evinde işkence görmenin ve öldürülmenin nasıl bir his olduğunu hiç düşündün mü? Kendi sığınağında?”

Neville tüm bunları Harry’nin daha önce hiç şahit olmadığı bir soğuklukta söylemişti. Harry kendini serbest bırakabilmeyi diliyordu. Neville’e her şeyi anlatmak istiyordu. Gerçi ona inanacağından da şüpheliydi. Artık ülkede olmadıkları için onu ailesine de götüremezdi.

Harry bağlı olduğu iplerden kurtulmak için mücadele etti; ellerini serbest bırakabilirse Neville’i yere indirebilir, buradan kaçabilirdi. Aslında elinde asası olsa bile, Neville’e zarar veremeyeceğini biliyordu. Bunu John ile Fiona’ya da yapamamıştı. Neville ile düello ederse, sonu onu öldürmekle sonuçlanırdı. Harry ise bununla yaşayamazdı.

“Yaptıklarını muhtemelen iki kere bile düşünmemişsindir!” diye bağırdı Neville, asasını sallayıp Harry’yi karşı duvara sertçe yapıştırarak. Harry duvara çarpıp yere düştü.

Neville kendi yaptığına biraz şaşırmış görünüyordu. Harry’ye bağlıyken zarar vermek istememişti. Bu, Neville’e yakışmayacak bir hareketti. Gözlerini kapatıp nefesini yavaşlatmaya çalıştı. Harry’ye doğru yürüyüp onu ayağa kaldırdı.

“Merak etme. Ben senin gibi zavallı bir korkak değilim! Silahsız kimseyi arkasından vurmam,” dedi Neville ve asasını tekrar sallayarak “Finite Incantanteum,” diye fısıldadı.

Harry iplerin kaybolduğunu, sessizlik büyüsünün de kaldırıldığını hissetti. Çektiği acı yüzünden inlemek için kendini zor tutuyordu. Sırtını duvara çok sert vurmuştu. Harry ona tanıdık gelen bir asanın önüne atıldığını gördü. Kendi asasının.

Harry başını kaldırıp Neville’e baktı. Asasını aldı ve ayağa kalktı.

“Seninle savaşmayacağım, Neville,” dedi, gergin bir sesle.

Harry buradan bir önce çekip gitmek dışında hiçbir şey istemiyordu. Neville’in ölümünden sorumlu olmayacaktı.

Neville’in gözleri Harry’nin sözleri üzerine öfkeyle parladı. Asasını Harry’ye doğrultup tısladı:

“Hayır, savaşacaksın! Son üç yılımı ailemin intikamını alacağım günü bekleyerek geçirdim. Son yedi ayımı ise senin izini sürerek geçirdim. Şimdi seni bulmuşken, buradan öylece çekip gidemezsin.”

“Benimle savaşamazsın, Neville. Usta Seherbazlar bile beni indiremedi. Sen nasıl yapacaksın?” dedi Harry, Neville’in korkarak yürüyüp gitmesi umuduyla.

GÖZ ATIN  J.K. Rowling En Sevdiği Harry Potter Bölümü

Gel gelelim, Neville yalnızca gülümsemişti; bu neredeyse hüzünlü bir gülümsemeydi.

“Hayatta kalma şansımın ne kadar olduğunu biliyorum. Seninle düello eden hiç kimse sağ kurtulamadı. Oturup etrafımdaki herkesi öldürmeni izleyerek yaşayacağıma, ailemin intikamını alırken ölmeyi tercih ederim!”

Harry’nin böyle bir suçlamayı reddedecek şansı olmamıştı. Neville ona bir ‘Reducto’ yolladığı için kaçmayı bile anca başarabilmişti. Neville’in lanetinin gücü Harry’nin tahmin ettiğinden çok daha güçlüydü. Anlaşılan, Hogwarts’taki Düello Kulübü, içindeki sihir enerjisine odaklanmasına yardımcı olmuştu.

Harry üç lanetten daha eğilerek kurtulup kendini odanın dışına atmayı başardı. Ayağa kalktı ve kapıyı havaya uçurmayı denedi, ama kapı yerinden kımıldamamıştı. Harry Neville’in kapıyı yalnızca kendisinin açabileceği bir şekilde sürgülediğini anladı. Neville onun olduğu koridora gelirken, Harry onun yolladığı bir diğer laneti daha savuşturdu.

Harry Neville’e saldıramamak için çok zorlanıyordu. Güdüleri ona kendini savunmasını söylüyordu. Hayatı boyunca bunu öğrenerek büyümüştü. Zihni öfkeden gözü kararmış çocuğa lanetler göndermek istiyor, Harry ise kendine fiziksel olarak engel olmak zorunda kalıyordu.

Harry şiddetle gelen lanetleri engellemeye çalışıyor, ama lanetler üzerine yağmaya devam ediyordu. Neville’in elinde iki asa tuttuğunu fark edince şoktan nefesi kesildi. Hareketleri Harry’den izler taşıyordu. Bunca zaman düellolarda iki asa kullanan tek kişi Harry olmuştu.

Harry bir Sokma Büyüsü’nün kalkanından geçtiğini ve onu yandan vurduğunu hissetti. Acıyla soluklandı ve öfkesine olan hakimiyetini kaybetti. Hiç düşünmeden o da bir Sokma Büyüsü gönderdi. Bu, Harry’nin Neville’e karşı kullandığı ilk büyüydü.

Neville omzundan vurulmuştu. Geriye doğru sendeleyip omzunu tuttu. Harry’nin gözleri şokla büyüdü. Savaşı kaybetmeden ve bu durum Neville’in ölümüyle sonuçlanmadan önce buradan çıkıp gitmeliydi.

Neville’in ise gözlerinde zafer kazanmış gibi bir ifade vardı. Asasını kaldırıp kırmızı bir sıvının cüppesinden aşağı aktığını fark edince gülümsedi.

“İşte şimdi oldu,” diye fısıldadı, yüzünde tuhaf bir bakışla.

Harry kırık merdivenlerden yukarı tırmanarak intihara meyilli çocuktan kaçmaya çalıştı. En üst kata doğru koştu ve odalardan birine girdi. Atlayıp kaçmak için pencereleri açmaya çalıştı. Ama pencereler mühürlüydü. Pencereleri parçalamayı umarak iki tane ‘Reducto’ büyüsü yolladı. Ancak işe yaramıyordu.

“İşe yaramaz, Harry. Bu evi her çeşit tılsımla büyüledim. Kapılar ve pencereler kırılamaz. Buradan çıkamazsın,” dedi Neville.

Harry içinde büyüyen bir panikle döndü ve Neville ile yüz yüze geldi.

“Neville, bak, şuan nasıl hissettiğini anlıyorum. Ama asıl gerçeği bilmiyorsun bile! Ben senin aileni öldürme…”

Harry’nin cümlesini tamamlama şansı olmadı; Neville onu havaya uçurmuştu. Harry pencereye çarparak şak diye yere yapıştı.

“Ne cüretle! Seni daha cesur sanırdım! En azından yaptıklarını kabul et, şerefsiz!” Neville Harry’ye başka bir lanet daha yolladı, ama Harry lanetin yolundan yuvarlanarak çekildi.

İşte bu, Harry’nin sabrını taşıran son damla olmuştu. Artık öfkesini kontrol edemiyordu. Ayağa kalktı ve Neville’e yine bir Sokma Büyüsü yolladı. Gel gelelim, bu kez, Neville laneti engelleyip Harry’ye de bir tane göndermişti.

Harry kenara kaçarak ona bir Beden Kilitleme Laneti yolladı; bu aptal çocuğu sersemletip buradan çıkmayı umuyordu. Ancak, Neville hazırlıklıydı ve laneti yeniden bloke etti.

Harry gerçekten nasıl olduğunu bilmiyordu, ama bir şekilde kendilerini evin çatısında bulmuşlardı. Bu tuğladan ve eğimli bir çatıydı ve evin geri kalanı gibi yıkılmaya yüz tutmuştu. Harry ona doğru çok sayıda lanet gönderiyor, Neville’i sürekli sersemletmeye çalışıyordu. Ancak, Neville lanetleri engellemeye devam ederek Harry’nin sabrını daha da taşırıyordu. Harry istese Neville’in işini iki dakikada bitirirdi, ama aklı ona onu öldürmemesini bağırıp duruyordu.

“Hadi, Harry! Sen efsanevi Karanlık Prens’sin! Sersemletme Büyüsü’nden çok daha fazlasını yapabilirsin. Savaş benimle!” diye bağırdı Neville, başka bir lanet daha yollarken.

Harry asasını bir kenara fırlatıp Neville’in suratına sağlam bir yumruk yapıştırmak isterdi. Gerçekten de kendini kaybetmemekte fena halde zorlanıyordu. Görünen o ki, aniden Harry’nin üzerine atladığına bakılırsa, Neville de öyleydi. Her iki çocuk da yuvarlanarak çatının ucuna doğru düştüler. Harry üzerine atlanmasının şokuyla asasını da düşürmüştü.

Harry çatının kenarına tutunmayı başardı. Ayrıca, Neville’i de yakalamayı başarmış, güdüleri o düşünmeden harekete geçmişti. Harry hem kendisinin hem de Neville’in ağırlığını taşımaya çalışırken, keskin taşın elini kestiğini hissediyordu.

Neville, Harry’nin onu tutmaya devam ettiğini görünce şaşırmıştı. Harry, keskin duvar taşı elini keserken sıcak kanın kollarına doğru aktığını hissedebiliyordu. Her ikisinin de aşağı düşmesine saniyeler kaldığını biliyordu.

İçinde kalan son enerjiyi de toplayıp Neville’i yukarı tırmanabilmesi için çekti. Neville de düşmemek için mücadele veriyordu. Kısa bir süre sonra, Harry de Neville de kendilerini çatının kenarından yukarı çekmeyi başardılar. Her iki çocuk da çatıya yığılıp soluk soluğa kalmış bir halde havayı içlerine çekerek yattılar.

Neville de asasını düşürmüştü, ama asasına uzanmak için harekete geçmemişti. Hâlâ Harry’nin onun hayatını kurtarmasının şokunu yaşıyor gibiydi. Harry yıkık dökük çatının altında titrediğini hissetti. Ev son bir saattir iyi dayanıyordu ve birbirlerine savurdukları lanetler çoğu kez çatıya isabet etmişti. Harry oturdukları yerde çatlakların oluştuğunu fark etti ve tam o anda harekete geçti. Hiç düşünmeden elini kaldırıp Neville’i tehlikeden uzağa savurdu. Neville şoka uğramış bir halde vurularak çatının diğer taraına doğru uçtu. Ama Harry’nin kendini kurtarma şansı olmamıştı. Çatı bir anda çöktü ve Harry de kalıntılarla birlikte yere düşmeye başladı. Kendini kurtarmak için hiçbir şey yapamamıştı. Asası yanında olmadığı için kalkanını oluşturup kendini koruyamamıştı.

Harry yere çakıldı ve çatının ağır moloz yığınlarının altında kaldı. Neville çatıda dev bir delik oluşturup zümrüt yeşili gözlü çocuktan bir iz bulmaya çalışıyordu. Ama onu hiçbir yerde göremiyordu.

Yavaşça ve oldukça sancılı bir halde, Harry kendini moloz yığınlarının arasından çıkarmayı başardı. Sürünerek çıkarken ıstırapla haykırdı. Her iki bacağı da düşüşte kırılmıştı. Kolu ile bileğinin de kırıldığını hissedebiliyordu. Kesik kesik nefes almaya çalışırken kaburgasının da birkaç yerden kırıldığını biliyordu. Kendini enkazdan çıkarmayı başarıp yere yığıldı. Longbottom’ların harabe evinden çıkamayacağını biliyordu. Buradan sürünerek dahi çıkamazdı. Başındaki kesikten kanlar akarken, yattığı yerde öylece kaldı.

Ancak hemen sonra, Harry aşağı katta bir karmaşanın koptuğunu duyuyor, birilerinin kapıları parçalarcasına açtığını biliyordu. Merdivenleri koşarak çıkan ayak sesleri duyuyordu. Ayağa kalkmaya çalıştı, ama kendisini daha fazla sakatlamadan kalkmasının imkânı yoktu. Harry bir grup cüppeli adamın önünde belirdiğini fark etti. Sekiz adamın da asalarını ona doğrulttuğunu gördüğünde, nefesi göğsünde sıkışıp kaldı. En öndeki adam daha da yaklaşıp ona pis pis sırıttı.

“Bak, bak, bak, burada kimler varmış? Anlaşılan Noel erken geldi, ha, beyler?”

Blake uzanıp Harry’yi saçlarından tuttu ve yüzünü kaldırarak onunla yüz yüze gelmesini sağladı. Harry acıyla yüzünü buruştursa da, ağzından hiç ses çıkmıyordu. Blake ona tekrar pis pis sırıtıp otuz iki dişini birden gösterdi.

Harry’yi bıraktı ve onu yüzükoyun çevirdi. Kollarını acımasızca geriye çekip bağlamaya başladı. Kırık kolu ve bileği zorlanınca Harry çığlığı bastı. Blake’i durdurmak ve kendini korumak için hiçbir şey yapamıyordu.

“Hadi, gel, Potter! Seninle tanışmak için sabırsızlanan birkaç Ruh Emici var,” diyerek güldü Blake, Harry’yi çekip kaldırırken.

Harry kırık bacaklarının üzerinde duramadığı için ağırlığını Blake’e vermek zorunda kaldı.

Harry sürüklenerek dışarı çıkarılırken, Neville kapılardan koşarak içeri girdi. Seherbaz’lar Neville’i görünce, birkaç tanesi yardımına koştu. Cüppesinin kana bulandığını fark etmişlerdi; kan, omzundan ve Harry onu diğer tarafa fırlattığında düşerken başına aldığı büyük bir yaradan geliyordu. Neville Harry’ye bakıyor, gözlerini yaralı çocuktan ayıramıyordu.

“Bizimle gelin, Mr Longbottom,” dedi Seherbaz’lardan biri, Neville’e yardım ederlerken.

Neville ona eşlik etmelerine izin verirken, Harry de yanında Blake ile birlikte Bakanlık’a Cisimlendi.

* * *

Harry karanlık bir hücrede uyandı. Elleri hâlâ arkasında bağlıydı. Hareket etmeye çalıştı, ancak ellerindeki kelepçelerin ayağındaki kelepçelere zincirlerle bağlanmış olduğunu ve dizlerini kırarak durmak zorunda olduğunu fark etti. Kırık bacakları ıstırapla sarsılırken acıdan tısladı.

Başını hafifçe kaldırıp etrafına bakmaya çalıştı. Hücresinde yalnızdı. Gözleri karanlıkta hiçbir şeyi seçemiyordu. Başını tekrar indirip derin nefes alıp vermeye çalıştı. Onu buraya Blake tıkmış olmalıydı. Harry’nin yaralı olduğunu çok iyi bildiği halde onu kaburgalarından tekmelemiş ve ona yakında Öpücüğü alacağı için iyileştirilmesinin hiçbir anlamı olmadığını söylemişti.

Harry acı içinde öksürdü ve ağzından daha fazla kan kustu. Kanı tükürdü ve zihnini acıdan uzaklaştırıp odaklanmaya zorladı. İşte şimdi başı fena halde beladaydı. Kendisini kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Yürüyemiyordu bile! Buradan kaçması söz konusu bile olamazdı.

GÖZ ATIN  Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #29: Emanet Sırlar [Kısım 1]

Kendini kaderine teslim etti; bir gün yakalanacağını ve Öpücüğe maruz kalacağını biliyordu. Harry kendini daha rahat bir pozisyona getirmek için bir kez daha hareket etmeye çalıştı, ama çabası ona daha fazla acı vermekten başka hiçbir işe yaramadığı için vazgeçmek zorunda kaldı. Harry hücrenin kapısının açıldığını ve Blake’in ağzı kulaklarına varmış bir halde içeri girdiğini gördü. Harry saçlarından çekilip dizlerinin üzerine çöktürülürken küfretti.

“Seninle görülecek bir hesabım var, Potter,” dedi Blake usulca, Harry’nin boynunu sıkarak.

Harry mücadele etse de kendini serbest bırakamıyordu. Blake boynunu sıkarken nefes alamıyordu. Görüşü bulanıklaşmaya başladı ve adamın tutuşundan kurtulmak için çırpınıyordu. Harry bir büyünün adamı vurduğunu hissettiğinde, daha tepki veremeden karanlığın içine çekilmişti.

* * *

James, Sirius, Arthur ve Kingsley Bakanlık’ın kapısına varmışlar, hızla içeri doğru koşturuyorlardı. James kendini telefon kulübesine attığı gibi erişim izni almak için şifreyi girdi. Kendi adını diğerlerininki ile birlikte çabucak bağırarak söyledi.

“Üzgünüm. Erişim izniniz bulunmamaktadır. Lütfen daha sonra tekrar gelin,” dedi ses, kulübede yankılanarak.

James afallamış bir halde kalakaldı. Bu da ne demek oluyordu?

Arthur her birinin Bakanlık’a tek tek girmeyi denemesini önerdi. Arthur ile Kingsley hemen kabul edilmişlerdi. Ancak, Sirius ile James’in içeri girmesine izin verilmiyordu. Acil durum Anahtar’larını kullanmayı deneseler de, bu da işe yaramıyordu.

“Neler oluyor lan böyle?” diye bağırdı James, elindeki Anahtar’ı öfkeyle fırlatarak.

‘İçeri girip Harry’ye yardım etmeliyim. Merlin bilir, şimdi ne durumdadır,’ diye düşünüyordu James, çaresizlik içinde.

James ile Sirius içeri girmeyi tekrar tekrar deneseler de başarısız oldular. Arthur, yüzünde sert bir ifadeyle yeniden dışarı çıkıp kulübenin önüne geldi.

“James, Sirius. İkiniz de içeri giremezsiniz. Bakanlık binasına girişiniz yasaklanmış.”

İşte bu, James için bardağı taşıran son damla oldı. Arthur’u omuzlarından tuttuğu gibi haykırmaya başladı.

“Yasaklanmış da ne demek?” diye bağırdı, kızıl saçlı adama.

“Harry Öpücüğü alana kadar, her ikinizin de Bakanlığa girmesi yasak. Bakan, Harry’nin kaçmasına yardım edersiniz korkusuyla, binaya girmenizi yasaklamış,” dedi Arthur, arkadaşına, hüzünle.

James ile Sirius olanlar karşısında dilsiz kalmışlardı. Harry’ye yardım edemeyeceklerdi. Onu son bir kez olsun göremeyeceklerdi. Her ikisi de telefon kulübesine saldırmaya başladı. Öyle ya da böyle, binaya gireceklerdi.

* * *

Harry başında korkunç bir zonklamayla yeniden uyandı. Gözlerini açtığı anda bir şeylerin farklı olduğunu anlamıştı. Soğuk sert zemin yerine, şimdi yumuşak rahat bir döşekte yatıyordu. O soğuk, rutubetli hücrenin yerini sıcacık bir oda almıştı.

Harry başını kaldırdı ve kendini, kocaman dört direkli bir yatağın üzerinde yatarken buldu. Başına gelenlerin düşüncesiyle kafası allak bullak olmuş bir halde doğrulup yatakta oturdu. Kol ve bacaklarının bağlı olmadığını görmek onu şaşırtmıştı. Zincirler gitmiş ve görünen o ki, kırılan uzuvları da iyileşmişti. Başı hâlâ zonkluyordu ve gözünün önüne gelen siyah noktalardan kurtulmak için gözlerini birkaç kez kırpmak zorunda kaldı.

“Güzel, kalkmışsın,” dedi kaba bir ses, Harry’yi yerinden zıplatarak. Harry odada bir başkasının da olduğunu bilmiyordu.

Harry birkaç adım ötesinde oturan adama bakakaldı.

“Moody,” diye fısıldadı.

“Hafızanın hâlâ yerinde olduğunu görmek güzel, çocuk. Senden her şeyin alınmış olmasından korkuyordum,” diye homurdandı Moody ve ayağa kalkıp Harry’ye doğru yürüdü.

Harry biraz irkildi. Moody’yi en son gördüğü zaman, onu fena halde lanetlediği gündü; ondan sonra Moody haftalarca komada kalmıştı. Harry Moody’nin ona tekrar zarar vermek için mi onu kurtardığını merak ediyordu.

Moody elini cüppesine götürüp oradan küçük bir şişe çıkardı.

“İç,” diye emretti.

Harry şişeye bakakaldı ve kızgın bakışlarını Moody’ye dikti.

“Ya tabii,” diye tısladı.

“Bana şunu zorla boğazına tıktırma, çocuk. Tüm enerjini toplaman gerekiyor,” diye tısladı Moody de ona.

Harry şişeyi almak için hiçbir hamlede bulunmadı. Her şey bir yana, şişede zehir olabilirdi.

Moody iç geçirdi ve şişeyi yatağın üzerine fırlattı.

“Son içtiğin dozun etkisi geçtiğinde, nasılsa kendin içmek isteyeceksin,” dedi ve sinirli sinirli sandalyesine geri yürüdü.

“Neredeyim?” diye sordu Harry, şişeyi görmezden gelerek.

“Hâlâ Bakanlık’tasın. Şu anda benim kendi odamdasın,” diye cevapladı Moody, ona bakmadan.

“Neden?” diye sordu Harry, kendine engel olamayarak.

“Blake’in yanında kalmayı mı yeğlerdin? İstersen ayarlayabilirim!” diye bağırdı Moody, ona.

Harry de bağırmak için ağzını açtı, ama sonra fikrini değiştirdi. Yatağa geri oturdu ve etrafına bakındı. Her bir yeri ağrıyordu. Yeniden uykuya dalmak istiyordu, ama odada Moody’le birlikteyken asla uyumayacağını biliyordu.

“Neden buradayım?” diye sordu Harry, yeniden.

Moody başını kaldırıp ona baktı; yüzünden tuhaf bir ifade geçmişti.

“Blake’in sorumluluğuna bırakılmıştın. Bunun bir hata olduğu açık. Seninle hücredeyken oraya geldim. Sana yaptıklarını gördüm. Yetki verilmedikçe hiç kimse İşkence Laneti uygulayamaz. Şimdi benim sorumluluğumdasın. İçinde bulunduğun o durumda seni o hücrede bırakamazdım, o yüzden seni buraya getirdim,” diye cevapladı Moody, konuşurken zorlandığını belli ederek.

“Beni buraya sen mi getirdin? Beni sen mi iyileştirdin?” diye sordu Harry, duyduklarının şokuyla.

“Evet,” diye cevapladı Moody, oldukça rahatsız görünerek.

“Ama sen benden nefret edersin. Bana neden yardım edesin ki? Ben senin de onlardan biri…” derken Harry’nin sesi cümlesini bitiremeden kesildi.

“Onlardan biri mi? Canını yakacaklardan biri mi?” diye sordu Moody.

“Bu ilk kez olmazdı, biliyorsun,” dedi Harry.

Moody ayağa kalktı ve Harry’ye doğru yürüdü. Yatağın kenarına oturdu ve gözlerini Harry’den kaçırdı.

“Benim hakkımda ne biliyorsun?” diye sordu, usulca.

Harry, Moody’nin ses tonundan etkilenmişti. Onun bu denli nazik konuşabildiğini hiç düşünmezdi.

“Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum,” diye cevapladı Harry, dürüstçe.

“Ben Seherbaz olduğumda on dokuz yaşımdaydım. Saldırıya uğrarlar korkusuyla ne evlendim ne de bir aile kurdum. Başkalarının hayatlarını sırf benim ailem oldukları için tehlikeye atmanın hiç adil olmadığıni öğrenecek kadar çok şey gördüm.”

Harry, Moody’nin ona neden bunları anlattığını merak ediyordu. Yine de, onu usulca oturmuş dinliyordu.

“Alice… Alice benim kızım gibiydi. Benimle çok yakındı. Hatta onu bizzat ben evlendirdim. O iyi bir insandı ve ölümü beni mahvetti. Frank ile Alice öldürüldüklerinde ailem öldürülmüş gibi hissetmiştim.”

Harry soğuk terler dökmeye başladı. Alice ile Frank’in bahsinin açılmasını beklemiyordu. Yüzünü ifadesiz tutmak için çabalıyordu. Moody başını çevirip ona baktı.

Alastor Moody

“Sana karşı… sert oluşumun sebebi, kızıma yaptıklarını… kaldıramamış olmamdandı. Olanları geride bırakamıyordum.”

Harry korkudan kaskatı kesilmişti.

“O zaman neden şimdi bana iyi davranıyorsun?” diye sordu, gergin bir sesle.

Moody ona baktı; sihirli gözü de normal gözü de Harry’ye sabitlenmişti.

“Bana neden söylemedin, Harry?”

Harry’nin yüreği ağzına geldi. Kelimelerin ağzından dökülmesi için mücadele ederken, içinde yaşadığı paniği bastırmaya çalışıyordu.

“Bilmiyorum,” diye fısıldadı.

Moody bir şey söylemedi, ama şişeyi alıp onun eline tutuşturdu.

“Bu sadece Ağrı Giderici, ihtiyacın olacak,” dedi ve yataktan kalktı.

Harry şişeyi aldı, ama içmedi. Kalbi göğsünde deli gibi atmaya devam ediyordu. Moody’nin gerçeği öğrenmesinin imkânı yoktu. Frank ile Alice’e aslında ne olduğunu öğrenmiş olamazdı herhalde, değil mi? Hayır, hayır, bu mümkün değildi. Harry dışında kimse gerçeği bilmiyordu.

Harry, Moody’nin, işlediği suçlar yüzünden yakında Öpücükle cezalandıralacağı için, ona iyi davrandığına inanmayı tercih etti. Öyle ya da böyle, nasılsa cezalandıralacaktı. Harry elindeki iksiri inceledi. Elini kaldırdığı anda, bilediğindeki kan kırmızısı şeridi fark etmişti.

Harry Bartra Bracelet’e bakarken gülümsemeden edemedi. ‘Bazı şeyler hiç değişmiyor,’ diye düşündü. Şişeyi tek dikişte içti ve arkasına yaslanıp iksirin etki göstermesini bekledi.

Birkaç dakika geçtikten sonra, Harry tekrar konuştu.

“Moody, neden hâlâ buradayım? Yani, şimdiye kadar Öpücüğü almış olmam gerekirdi. Neler oluyor?” diye sordu Harry, temkinli bir şekilde. Öpücüğü bir an önce almak istediğinden falan değildi, elbet. Sadece daha fazla beklemeyi kaldıramayacaktı.

Moody cevap vermeden önce kısa bir süre ona baktı.

“Öpücük emri iptal edildi.”

Harry yatağından fırladı.

“Ne? Nasıl, yani, bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordu, midesine yumruk yemişçesine.

“İşin içinde Albus Dumbledore varsa her şey mümkündür. Bakan’ı ve diğer Büyüceşûra üyelerini ifade vermen için ikna etmeyi başardı.”

Harry ağzının kuruduğunu hissediyordu.

“İfade mi? Ne söylememi bekliyorlar?” diye sordu Harry, tüm o suçlamaları nasıl olup da açıklayacağının düşüncesiyle.

Moody endişeli görünen çocuğa bakarken yeniden gülümsedi.

“Senden bir şey söylemen beklenmiyor. Tüm konuşmayı Dumbledore yapacak. Bir saatten az bir süre sonra, duruşmaya çıkacaksın.”

* * *

#66: Duruşma için tıklayın!

Çeviren: Tuba Toraman

⁠⁠⁠Evapsie!
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
15 Yorum

Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir