3. FİLME KALAN SÜRE

Karanlık Prens – İçimdeki Karanlık #66: Duruşma

Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #66: Duruşma

GİRİŞ İÇİN TIKLAYIN.

63. BÖLÜM

64. BÖLÜM

65. BÖLÜM

Lord Voldemort’un o karanlık gece, Harry Potter‘ı öldürmeyip kendi oğlu gibi büyütmeye karar verdiği alternatif bir hayran hikâyesine ne dersiniz?
ÖNEMLİ BİR NOT: Karanlık Prens serisinin ilk cildi İçimdeki Karanlık hikâyesinin yeniden yazılmış bölümleri 57. bölümle sınırlıydı. Yazar bu maceranın yeni versiyonunu uzun süredir yazmadığı için, kalan bölümlerin yeni versiyonunu eskisiyle bağlayarak yayınlama kararı aldık. Bundan böyle bölümler, Tuba Toraman‘ın düzeltisiyle karşınızda olacaktır. Karşınızda İçimdeki Karanlık cildinin altmış altıncı bölümü!

bölüm 66

Duruşma

James vazgeçmeyecekti. Sirius ile onun ana girişten girmelerine izin verilmiyorsa, o zaman başka bir yolunu bulurdu. Bakanlık’a tünel kazarak girmesi gerekse bile yapacaktı. Harry’yi böyle bir zamanda bir başına bırakmayacaktı.

Remus da onlarla birlikteydi. O da Kovuk’tan aynı zamanda ayrılmıştı, ama ona karargâha geçmesi ve Kingsley ile birlikte Yoldaşlık üyelerini toplaması söylenmişti. Bakanlık’ta ne kadar çok Yoldaşlık Seherbaz’ı olursa, Harry’nin kötü muamele görmesi de o kadar çok önlenebilirdi. Yoldaşlık üyelerinin Harry’ye karşı tavrı, Bakanlık Seherbaz’larından çok daha iyiydi.

“James, bundan emin misin?” diye sordu Sirius, taş duvarın önünde dururlarken. Taş duvarda, onları Bakanlık’ın içine götürecek tünele açılan bir kapı gizliydi.

“Şunu sorup durma!” diye hırladı James, ona.

“Ama… bu zamana kadar buradan girmeyi deneyen kimse olmadı,” dedi Sirius, taş duvara bakarak.

“Her şeyin bir ilki vardır,” dedi James, asasını sıkı sıkı kavrarken.

“Hazır mısın?” diye sordu.

James ile Sirius bir anda Patiayak ile Çatalak’a dönüştüler. Kabarık tüyleri olan siyah dev köpek, duvarı kokladıktan sonra sağına doğru ilerledi ve girişi bulduğunu belirtmek için hafifçe havladı. Altın renkli çatal boynuzlu geyik onun yanına geldi ve böylece her ikisi de girişin önünde durdular.

Remus derin bir nefes aldı ve kapıyı ortaya çıkarmak için bir büyü fısıldadı. Siyah bir kapı belirince, Remus tuttuğu nefesini bıraktı. Kapıya doğru ilerleyip asasıyla altı kez vurdu.

Kapı anında kayarak açılıp girişi gösterdi. Burası işin hileli kısmıydı. Bu odaya yetkisi olmayan biri adım attığı anda, büyüler devreye girip onları hapsedecek ve alarmları çalıştıracaktı. Ama James’in odaya Animagus formlarında girmek gibi bir planı vardı. Böylece alarmlar çalışmayacaktı. Bu planı yapmasının nedeni, hayvan formunda oldukları için büyülerin büyücü olduklarını algılayamayacak ve devreye girmeyecekleriydi. Sirius ile Remus bundan hiç de emin değillerdi, ama bu koşullarda James’le bunu tartışamazlardı.

Tüylü siyah köpek ile altın sarısı geyik odaya girdiler ve bir şeyin olmasını beklediler. Hiçbir şey olmadı. Girişlerinin herhangi bir kargaşaya yol açtığını gösteren hiçbir işaret yoktu.

Remus kapının yanında bekliyordu. İçeri giremiyordu. Kapının yavaşça kapanışını ve taş duvarda eriyerek gözden tamamen kayboluşunu izledi. Hemen harekete geçerek binanın ön tarafına ilerledi. Onun da Bakanlık’a girişi engellenmişti. İçeri girmek için sabırla beklemesi gerekecekti.

İki arkadaş odaya girdikten sonra, yavaşça ve sessizce, onları Bakanlık’ın içine götürecek dik tüneli gösteren küçük pencereye doğru ilerlediler. Sirius pencerenin metal parmaklıklarına dişlerini geçirip onları parçaladı. Her ikisi de kendilerini tünelin girişine attılar. Tünelin ne kadar dik olduğunu fark etmemişlerdi. James ilk atladı, Sirius da hemen arkasından onu takip etti. Tünele girer girmez, insan formlarına geri dönmüşlerdi.

İki Seherbaz da ayağa kalkıp bir şeylerin tetiklenip tetiklenmediğini anlamak için yürekleri ağızlarında beklediler. Ne şaşırtıcı ki, ortada hiçbir tuhaflık görünmüyordu.

“Hadi,” diye fısıldadı James, Sirius’a ve birlikte Harry’yi bulmak için yol almaya başladılar.

* * *

Harry kapıyı açıp banyodan çıktı. Midesindeki azıcık yiyeceği de çıkarınca şimdi kendini biraz olsun daha iyi hissediyordu. Temkinli adımlarla yatağına yürüdü. Yatağın kenarına oturup başını ellerinin arasına gömdü. Duruşma! Bir duruşmaya çıkacaktı! Dumbledore ne halt ettiğini zannediyordu? Harry, duruşmanın işleri –tabii, bu mümkünse eğer– olduğundan daha kötü bir hale getireceğini biliyordu. Bir kere, Harry’nin yaptıklarının yarısı asla açığa çıkmamalıydı. Bella’yı Bakanlık’tan çıkarmak gibi, mesela. Bu duruşma yalnızca Harry’nin başına daha büyük belalar getirmeye yarayacaktı.

İçe geçirerek elini dağınık saçlarının arasından geçirdi. Şuan bir duş almak için neler vermezdi, ama Moody zaten ‘Aklapakla’ diyerek Harry’nin kıyafetlerindeki kan lekelerini temizlemişti.

Harry’nin üzerinde hâlâ Muggle kıyafetleri vardı. Bakışlarını indirip daha iyi günlerde gördüğü siyah pantolonu ile siyah tişörtüne baktı. Üzerindekilerin belki de giydiği son kıyafetler olduğunu düşünerek belli belirsiz bir endişeye kapıldı. Harry düşüncelerinden sıyrılmak için başını iki yana salladı. ‘Toparlan! Böyle şeyler düşünerek hiçbir yere varamazsın!’ diye bağırdı, beyninde bir ses. Ama Harry başka nasıl düşünmesi gerektiğini sahiden bilmiyordu. Azkaban’dan kurtulmayı ümit edecek değildi. Başına gelebilecek en iyi senaryo, Ruh Emici’lerdense Azkaban’da müebbetti. Harry’nin aklını kurcalayan bir diğer şey ise, Azkaban’a giderse kendisini Voldemort’tan koruyamayacak durumda olacağıydı. Bekleyen bir hedef haline gelecek ve büyük ihtimalle onun eline düşecekti. Harry, Ruh Emici’lerin de er ya da geç Voldemort’un saflarına katılacağını biliyordu.

Moody’nin ayakta beklediğini fark ettiğinde düşüncelerinden koptu. Başını kaldırıp ona baktı ve Seherbaz’ın yüzünde kasvetli bir ifadeyle ona baktığını gördü.

“Gitme vakti,” dedi Moody, usulca.

Harry kalbinin küt küt atmaya başladığını fark etti. Yavaş yavaş ayağa kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Moody kapıyı açmadan önce Harry’ye dönüp, cüppesinden bir şey çıkardı.

“Bunları takmak zorundayım,” dedi, sıkılgan bir halde.

Harry, Moody’nin elindeki zincirlere baktı ve gözlerini doğrudan Seherbaz’a dikti.

“Bartra Bilekliği yetmedi mi?” diye sordu, soğuk soğuk.

Cevap beklemeden sargılı bileklerini kaldırıp Moody’nin kelepçelemesini bekledi. Moody kelepçeleri takarken işini mekanik yapıyor gibi görünüyordu. Harry ayak bileklerinde de zincirlerin ağırlığını hissetti. El bileklerinden ayak bileklerine uzanan zincirlerin ağırlığı şaşırtıcı derecede ağırdı.

Bir adım atmaya çalıştı ve zincirlerin ağırlığının altında kendi ağırlığını taşımanın ne kadar zor olduğunu fark etti; bilekleri arasındaki zincir de oldukça kısaydı. Moody kapıyı açıp Harry’yi kolundan tutarken, Harry ona dik dik baktı.

“Yapılması gerekiyor, çocuk,” dedi Moody, ona bakmadan.

Harry Moody’nin bunda bir parmağı olmadığını anlamıştı. Bu yöntem, duruşmaya götürülen tüm suçlular için kullanılıyordu. Harry Moody’ye ayak uydurmak için elinden gelenin en iyisini yapsa da, zincirler bunu yapamayacağı kadar ağır geliyordu; sürekli kendi ayağına takılıp duruyordu. Zincirler bileklerini kesiyor, birazcık daha hızlı yürüse tökezliyordu. Küçük adımlar atmasına yalnızca kelepçeli ayakları arasında uzanan zincir müsaade ediyordu.

“Moody… biraz… yavaşlar mısın… lütfen!” diye hırladı Harry; yeniden tökezlemesiyle yaraları fena halde ağrımaya başlamıştı.

Moody yavaşlasa da yeterince yavaşlamamıştı.

“Geç kalamayız!” diye homurdandı, Harry’yi sıkı sıkı tutarken.

Harry Moody’nin onu tutmasından memnundu; yoksa kendi başına yürümeye çalıştığını düşünemiyordu. Tüm bedeni ağrıdan sızlıyordu ve ağır zincirleri taşırken sırtındaki kasların gerildiğini hissediyordu.

Bir köşeyi döndüler. Harry, önüne çıkan görüntü karşısında inledi. Her yerde Seherbaz’lar vardı. Uzun koridor boyunca sürü halinde dikiliyorlardı. Harry Moody’ye baktı; Seherbaz’ın bir odaya girmeleri için onlara bağırmasını umuyordu, ama Moody hiç tereddüt etmeden onlara doğru yürümeye devam ediyordu.

Seherbaz’lar Harry’nin bağlı olan haline gözlerini dikmiş bakıyor, çoğunun yüzünde sırıtışlar beliriyordu. Harry yüzünün utançtan ve öfkeden yandığını hissediyordu. Bu yoldan gitmeye ne gerek vardı ki sanki?

Moody Harry’yi tutarak kalabalığın içinden geçerken, Seherbaz’lar yollarından çekiliyordu. Harry’nin kolu Moody’nin sıkı kavrayışının altında hissizleşmeye başlamıştı, ama şikâyet de etmiyordu. Gözlerini yere sabitlemiş, başını kaldırıp kimseye bakmıyordu.

Bir beden ona çarpınca Harry’nin odağı aniden kayboldu. Harry neredeyse yere kapaklanıyordu. Seherbaz’lardan biri, uzun ve sarışın olan bir adam, bile bile Harry’ye omuz atmıştı. Harry bağlı elleriyle ağrıyan omzunu tuttu.

“Ah! Pardon, seni görmemişim!” diyerek güldü Seherbaz.

Harry acıdan inledi ve kibirli şerefsizin boğazını parçalamak istercesine gözlerini ona dikti.

“Aç gözünü o zaman!” diye bağırdı Moody, Harry’yi öbür tarafa çekerek.

Harry omzunu ovmaya devam ediyordu. Omzu acıdan zonkluyordu. Moody, Seherbaz’ların olgun davranacağını ummuştu. Harry’nin zaten fena halde acı çektiğini biliyordu. Ovduğu omzu birkaç saat önce çıkmış olan omzuydu ve Moody kendisi o omzu yerine oturtmuştu. Her neyse, şifa işleri Moody’nin pek anlamadığı işlerdi. Tüm Seherbaz’ların temel iyileştirme yöntemlerini bildiği gibi, Moody de kırılan kemikleri nasıl onaracağını biliyordu. Ama Harry’nin Moody’nin becerebildiğinden çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. Gel gelelim, içinde bulundukları durum, onu bunu kendi başına yapmaya zorlamıştı. Kırılan kemiklerinin hepsini düzeltmiş olsa da, yaralara bir şey yapamamıştı. Yaralandığı bölgelerde hâlâ biraz şişlik vardı. Harry’nin yaralarının oluşturduğu ağrılar olduğu yerde duruyor ve ancak adamakıllı dinlenip gerekli iksirleri aldıktan sonra tamamen iyileşecekmiş gibi duruyordu.

Harry ilgisini omzundan çekip yürümeye odaklandı. Bu şekilde bir muamele gördüğü için öfkeden içi içini yiyordu. Asansöre ulaştıklarında kendini biraz daha iyi hissediyordu. Orada Moody ile ondan başka hiç kimse yoktu. Harry gözlerini kapatıp ağrıyan kaslarının biraz dinlenmesi için duvara yaslandı. Moody ise onu izliyor, her şeyin öyle ya da böyle bir an önce bitmesini ümit ediyordu.

* * *

James, hücrelerin bulunduğu hapishane katına doğru koştu. Telaş içinde hücreleri arıyor, ama oğlunu hiçbir yerde bulamıyordu. Harry’nin ortalıkta gözükmemesine sebep olarak aklına türlü türlü felaket senaryoları geliyor, tüm hücreleri kalbi güm güm atarak aramaya devam ediyordu.

Sirius’un durumu da ondan farksız değildi. Etrafta deli gibi koşturuyor, Harry’nin adını fısıldayıp duruyordu. Karanlık hücreler birkaç büyücü dışında neredeyse bomboştu.

“Burada değil! Başka nerede olabilir?” diye sordu James, panik halinde.

“Yoldaşlık’tan birilerini bulmalıyız. Onlar biliyor olabilir,” diye önerdi Sirius ve ikisi birden hemen harekete geçtiler.

O esnada, kelimenin tam anlamıyla Tonks’un üzerine doğru koşuyorlardı.

“Hey, dikkat et! James? Sirius? Sizin burada ne işiniz var? Buraya girmemeniz gerekiyordu!” dedi Tonks, hemen onları bir köşeye çekerek.

“Tonks! Harry’nin nerede olduğunu biliyor musun? Hücrelerin hiçbirinde yok! Onu nereye götürdüklerinden haberin var mı?” diye sordu James, Tonks’un sorusunu tamamen duymazdan gelerek.

“Ee, evet, ama endişelenmenize gerek yok. Sizin buradan hemen çıkmanız gerek. Eğer fark edilirseniz, disiplin suçu alırsınız,” diye devam etti Tonks, endişeli bir halde.

“Disiplin suçu falan umurumda değil! Ben oğlumun nerede olduğunu bilmek istiyorum!” diye kükredi James, Tonks’u ürküterek.

“Harry’nin durumu iyi. Yani, şimdi iyi. Yani, onun durumunda olan biri için iyi,” dedi Tonks, kelimeleri ağzında geveleyerek.

“Ne demek istiyorsun? Şimdi iyi de ne demek? Daha önce iyi değil miydi? Sadece bana onun nerede olduğunu söyle. Onu görmem gerek!” dedi James, sesinde korkutucu bir tonla.

Tonks konuşurken huzursuz görünüyordu.

“Ee, o… Moody’nin gözetiminde,” diye bitirdi sözlerini, beceriksizce.

İlk kükreyen Sirius oldu.

“Kiminle dedin? Deli misin sen? Onu o manyağın yakınlarına nasıl yaklaştırırsın? Harry’ye nasıl davranacağını bilmiyor musun?” diye bağırdı, pembe saçlı Seherbaz’a.

“Ya Moody ya da Blake olacaktı! Ve bence hepimiz Blake’in ondan on kat daha kötü olduğunda hemfikiriz!” diye bağırdı Tonks da, öfkesine daha fazla engel olamayarak.

“Blake’in yapacakları, Moody’nin yapabileceklerinin yanından bile geçemez,” dedi Sirius, sıkılı dişlerinin arasından. James ise sessiz kalmıştı. Harry’nin hâlâ tek parça olması için içten içe dua ediyordu.

“Ben olsam bundan pek emin olmazdım. Duyduklarıma göre, Moody Harry’yi Blake’in elinden alarak ona iyilik yapmış. Anlaşılan o ki, Blake biraz kendini fazla kaptırmış ve Moody Harry’yi onun elinden zorla almasa, Harry bu kadar uzun yaşayamazdı!”

Sirius Black

James de Sirius da kadın Seherbaz’a bakakalmışlardı. Tonks söylediklerinden anında pişman olmuştu. Oğlunun bir meslektaşının elinde acı çektiğini öğrenmek, James’in durumunu daha iyi hale getirmeyecekti.

“Ne yaptı, ne yaptı?” diye tısladı Tonks’a, öfkeden titreyerek.

“Ben… bilmiyorum. Moody onu alarak aslında ona yardım etti. Biliyorum, çünkü oradaydım. Harry’yi iyileştirmesine yardım ettim.” Tonks yine içten içe kendini tokatlamak istiyordu. Az önce, James’e, Harry’nin iyileşmesi için iki Seherbaz’a ihtiyacı olduğunu söylemişti. İşi bundan daha beter batıramazdı.

Daha başka bir şey söyleyemeden, James’in arkasında bir siluet belirdi. Her iki adam da hızla dönerek, yanında Lily ve Damien’la arkalarında duran Dumbledore’la burun buruna geldi.

* * *

Asansörün kapıları açıldı ve iki kişi dışarı çıktı. Gitmekte oldukları mahkeme salonu koridorun en ucundaydı. Her ikisi de sessizlik içinde yürüyordu. Harry tam anlamıyla dilsiz kesildiğinden emindi. Boğazına yumru yemiş gibi hissediyor; konuşmak bir yana, nefes darlığı çekiyormuş gibi hissediyordu.

Bu koridor da diğeri gibi kalabalıktı. Gel gelelim, buradaki Seherbaz’lar kenara çekiliyor, gözlerini dikmiş, Harry’nin o korkunç zincirlerle bağlı haline bakıyor olsalar da, ne gülüyor ne de dalga geçiyorlardı. Harry nedenini merak ediyordu. Buradaki Seherbaz’ların çoğunun Yoldaşlık üyesi olduklarını bilmiyordu. Harry gözlerini yerden ayırmamaya devam ediyordu.

Moody’nin birdenbire durduğunu fark etti. Bir sorun olup olmadığını merak ederek başını kaldırdı ve nefesinin göğsünde sıkışıp kaldığını hissetti. Önlerinde durmuş, yollarını kesen kişi, James Potter ile Sirius Black idi.

Harry düpedüz şoktan olduğu yere çakılıp kalmıştı. Babası ile vaftiz babasının bunca zaman nerede olduklarını merak ediyordu, ama bir şey söylememişti. Onu görmesine izin verilmediği sonucuna varmıştı, o yüzden onları bu kadar ani karşısında görmeyi hiç beklemiyordu. Harry babasından gözlerini ayıramıyordu. Gözlerini kaçırmak istese de görünmez bir güç bakışlarını sabitliyor gibiydi. James de gözlerinde biriken yaşlarla gözlerini dikmiş, Harry’ye bakıyordu. Harry o anda üzerindeki zincirlerle dışarıdan nasıl göründüğünü düşünüp yüzünün kızardığını hissetti.

GÖZ ATIN  Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #2: Karanlık Prens

İlk konuşan Moody oldu.

“Potter…”

“Moody, lütfen. Tek isteğim, Harry ile konuşmak için birkaç saniye. Lütfen!” James bakışlarını Harry’den ayırıp meslektaşına baktı.

“Geç kalamayız. Biliyorsun…” diye başladı Moody, ama sözü Sirius tarafından kesildi.

“Birkaç saniyeden zarar gelmez! Hadi, Moody.”

Moody önce Harry’ye, sonra yeniden James’e baktı. Derin derin iç geçirdikten sonra ona başıyla onayladığını işaret etti. Harry’yi bırakıp birkaç adım uzaklaştı. Harry’nin hiçbir kaçma girişiminde bulunmaması için yine de yakınlarında durmalıydı.

James ona minnettarlıkla bakıp yeniden Harry’ye döndü. Ona doğru yaklaştı ve Harry’nin acıyla bakan zümrüt yeşili gözlerine baktı.

Harry birdenbire içinde babasına sarılmak için güçlü bir dürtü hissetti. Utanıyordu, ama aynı zamanda babasının kollarına gömülmekten başka bir şey de istemiyordu. Zincirler olmasaydı, ona sarılacağını biliyordu.

James zincirlere onları parçalayıp koparmaktan başka bir şey istemiyormuş gibi baktı. Oğlunun yüzünü inceledi ve anında yanağındaki morluğu fark etti. Titreyen eliyle hafifçe Harry’nin yanağına dokundu. Harry, babasının gözlerini bakamadığı için başka yere bakıyordu.

“Harry…” dedi James, usulca. Duygusallıktan boğazı düğümlenmişti. Ona söylemek istediği çok şey vardı, ama çok az zamanları olduğunu biliyordu. Dumbledore’un birkaç dakika önce ona söylediklerini hatırladı. Hissettiği duygusallığı bir kenara bırakıp hızla Harry ile konuşmaya başladı.

“Harry, bak, bu duruşmanın hiçbir anlamı olmadığını düşündüğünü biliyorum, ama… ama sadece bana güvenmeni istiyorum, olur mu? Orada ne olursa olsun, Dumbledore ne söyler ya da ne yaparsa yapsın, sadece kabul et. Tamam mı? Lütfen, Harry. Onu doğrulamaya ya da bilgi vermeye kalkışma. Yalnızca Dumbledore’un söyleyeceklerini onayla,” dedi James, hızlıca.

“Ama…”

James, Harry’nin sözünü kesti.

“Harry, lütfen! Sadece bunu benim için, Lily için ve Damien için yap! Sadece Dumbledore’un diyeceklerini yap. Yanılıyor olsa da hiçbir önemi yok! Sadece ona ayak uydur. Sakın onunla çatışma!” diye yalvardı James.

Harry başka şansı olmadığını biliyordu. Babasının ona verdiği tuhaf emre karşılık, gerginlikle başını belli belirsiz onaylarcasına salladı.

Moody birdenbire yanlarında belirdi. Harry’yi kolundan tutarken şimdi daha nazikti.

“Üzgünüm, Potter, ama artık gitmeliyiz.” Harry’yi tereddüt etmeden uzaklaştırdı. Harry arkasına baktı ve diğer Seherbaz’ların babası ile vaftiz babasını koridordan uzaklaştırdıklarını gördü.

Harry hayatında hiç hissetmediği kadar kötü bir hisle, Moody’nin yanında güç bela yürümeye devam ediyordu. Bir çift siyah kapının önüne gelince durdular. Kalbinin göğsünde deli gibi attığını hissediyordu. Kapıların üzerinde asılı duran pirinçten tabelaya baktı: ‘Mahkeme Salonu 10’

Harry nefes alış verişlerini yavaşlatmaya çalıştı. Buraya kadardı. Hayatı çok yakında sona erecekti. Gerginlikle arkasına dönüp baktı. Koridor artık tamamen boştu. Uzun koridorda duran tek kişi, artık Moody ile kendisi idi.

Moody ona hiçbir şey söylemeden, kapıları iterek açtı ve onu mahkeme salonuna soktu.

* * *

Harry etrafına bakmamaya çalışıyordu. Girdikleri dev zindanın içi ağzına kadar insanla doluydu. Hepsi, zindanın tamamını saran sayısız sıralarda oturuyordu. Harry, içeri girdiğinde kalabalığın birbirini susturduğunu duymuştu. Zincirlerin birbirine vuran takırtısı ve şıngırtısı eşliğinde yürürken, ses etraflarında yankılanıyor gibiydi. Salonun ortasına bir sandalyenin yerleştirilmiş olduğunu gördü. Sandalyenin kollarından ve bacaklarından sarkan ağır zincirleri görünce midesi kalktı.

Moody onu doğrudan salonun ortasına götürdü. Asasını salladı ve Harry’yi bağlayan zincirler anında kayboldu. Harry o korkunç sandalyeye oturduğunda, rahatlaması da çok kısa sürmüştü. Zincirler bir anda canlanıp onu kollarından ve bacaklarından sıkı sıkı sarınca, Harry nefesini tuttu. Zincirler önce el bileklerinden başlamış, oradan dirseklerine kadar bağlanmıştı. Bacakları sandalyenin bacaklarına bağlanmıştı ve bu sefer de ayak bileklerinden başlayıp dizlerine kadar uzanmıştı.

Zincirler derisini kesiyor, kolundaki ve bacaklarındaki yaraları deşiyordu. Harry acı çektiğini göstermemek için direniyordu; dişlerini sıkarak yaralı bedeninden yayılan acıyı duyumsamamaya çalışıyordu. Önündeki kalabalığa bakmaya zorlandığı için şimdi onları görmezden gelme gibi bir şansı yoktu. Kalabalığın içinde tanıdık birkaç yüz gördü. Kızıl saçlı bir adam olan Ron’un babası, Arthur Weasley’i tanımıştı. Başka bir kızıl saçlı adam daha vardı; Harry onun Ron’un ağabeylerinden biri olduğunu varsaydı. Bunun gibi, Kingsley Shacklebolt ile pembe saçlı Seherbaz Tonks’un da aralarında bulunduğu çok sayıda Seherbaz vardı.

Harry, Seherbaz’ların arasında Sirius ile Remus’un da oturduğunu görünce şaşırdı. Duruşmaya gelmelerine izin verilmediğini zannediyordu. Sonra babasını, gözlerinde yaşlar parıldayan annesinin yanında otururken fark etti. Harry gözlerini annesinden hemen kaçırdı. Bunu kaldıramazdı. Bu kadarı çok fazlaydı. Gelmemeliydiler. Onu Öpücüğü alırken görmek korkunç olacaktı.

Harry çaktırmadan etrafına bakındı. Dumbledore’u hiçbir yerde göremiyordu. Ön sıralardan birinde Neville’in de oturduğunu görünce, midesi yalpaladı. Neville gözlerini hiç ayırmadan Harry’ye bakıyordu. Harry ön sırada oturan üçlüye baktı.

Sihir Bakanı, Harry’nin isimlerini bilmediği geniş ve oldukça korkutucu görünen bir kadın ile siyah saçlı bir adamla birlikte oturuyordu.

Bakan boğazını temizleyince salona sessizlik çöktü.

“Artık suçlu burada olduğuna göre başlıyoruz.” Konuşmasına devam etmeden önce Harry’ye acımasız bir bakış attı ve Harry’nin içini güçlü ve tanıdık bir nefret duygusu sardı.

“Harry James Potter. Bugün, Büyüceşûra’nın karşısına, Büyücülük Dünyası’na karşı işlediğiniz suçlar sebebiyle getirildiniz. Bu söz konusu suçların içinde Affedilmez’leri uygulamak da bulunuyor. Toplamda on yedi cinayetle ve bunun gibi çok sayıda ölümle ve yıkımla sonuçlanan sayısız baskına katılmakla suçlanıyorsunuz. Bu suçlamaları reddediyor musunuz?”

Harry cevap verirken Fudge’a baktı. Sesi güçlü ve net çıktığı için minnettardı.

“Hayır.”

Fudge duyduğu karşısında pis pis sırıtır gibi olmuştu.

“Sorgu yargıçları, ben Sihir Bakanı Cornelius Oswald Fudge, Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi Başkanı Amelia Susan Bones ve Bakanlık Müsteşarı Julian Reid’in katılımlarıyla, duruşma başlamıştır. Savunma tanığı Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore.”

Harry, Dumbledore’un bir anda belirdiğini görünce arkasına baktı. Bakan adını seslenince yoktan var olmuş gibi belirmişti. Birdenbire yanı başında belirmeyi nasıl olup da başardığını merak ediyordu. Bakanlık’ın içine Cisimlenilmediğini biliyordu.

Harry salondaki her bakışın Dumbledore’a dönmüş olduğunu fark etti. Eski Hogwarts Müdürü’nün ise kimseyi umursar gibi bir hali yoktu. Bakan tanıtma konuşmasını bitirince başını eğdi. Harry babasıyla göz göze geldi ve o gözlerin ona yine yalvarırcasına baktığını görebiliyordu. Harry, Dumbledore’un olayları manipüle ediş biçiminden ve bu savaşı kazanma hırsı yüzünden, hâlâ ondan nefret ediyordu. Harry için, Dumbledore da en az Voldemort kadar güçle kafayı bozmuştu. Yalnızca, karşı taraflardaydılar. Gel gelelim, Harry kendi kendine babasını dinlemesi gerektiğini söylüyordu. Tüm yapması gereken, ağzını kapalı tutmak olacaktı. O kadarını da yapabilirdi herhalde, değil mi?

“Bana kalırsa, tartışmaya açılması gereken ilk konu, duruşmanın kendisi. Sanık, işlemekle suçlandığı suçları kendi ağzıyla kabul etmiştir. Bu duruşmanın yapılmasında ısrar etmenin sebebi nedir, Dumbledore?” diye sordu Fudge, bariz bir şekilde kaşlarını çatarak.

Dumbledore ise onun yüzündeki hoşnutsuzluğu görmüyor ya da umursamıyor gibiydi. Harry’nin oturduğu yere doğru birkaç adım ilerledi.

“Bana kalırsa, adil bir duruşmanın sağlanması her cadı ve büyücünün hakkıdır. O yüzden, Mr Potter’a da bu hak verilmelidir.”

Fudge, Dumbledore’un sözlerini duymazdan gelmeye çalışırken öfkeden kuduruyor gibi görünüyordu.

“İlk suçlama,” diye okumaya başladı, önündeki parşömenden.

“Harry James Potter, on yedi cinayetle suçlanıyorsunuz. Bu suçlamalara karşı savunmanız nedir?” diye sordu Fudge.

Harry birkaç saniye bekledi. Dumbledore onun yerine cevap vermeyecek gibi görünüyordu. O da duygusuz bir ses tonuyla konuştu.

“Suçluyum.”

Söyleyebileceği başka hiçbir şey yoktu. Bu cinayetleri sahiden de işlemişti. Elinde hiçbir kanıt yokken olanları öylece reddedemezdi. Kalabalığın içinden yükselen mırıltılar böyle bir durumda onun yalnızca sinirini daha çok bozmaya yarıyordu.

“Pekâlâ, o zaman devam edelim. İsyanlara geçiyoruz…” derken Fudge’ın sözü Dumbledore’un öne çıkmasıyla kesildi.

“İlk suçlamayı henüz bitirdiğimizi sanmıyorum,” dedi, sakin bir sesle.

Fudge yanında oturan diğer iki kişiye baktı.

“Hayır, bitirdik. Sanık suçlamalar karşısında suçlu olduğunu beyan etti. Başka ne eklemek istiyorsun?” diye sordu, kontrollü bir sesle.

Dumbledore, “Sayın Bakan, Mr Potter’a oldukça basit bir cevabı olan basit bir soru sordunuz. Ancak, durum bundan çok daha karmaşık…” diyerek araya girince, Bakan’ın da sabrı taştı.

“Karmaşık mı? Bu konunun karmaşık bir durumu yok! Cinayetleri işlediğini kabul etti! Ne demeye çalışıyorsun, bu suçları işlemediğini mi?”

“Elbette hayır. Mr Potter suçlamalara karşı suçlu olduğunu söylerken oldukça haklıydı. Benim demek istediğim ise bu cinayetlerin kendisinin biraz yakından incelenmesi gerektiği.”

Harry zonklayan başının ağrısı daha kötüye giderken midesinin bulandığını hissediyordu; şu iki adamın oyun oynamayı bırakmasını diliyordu. Soruya cevap vermişti. Dumbledore daha neyi tartışıyordu?

“Büyüceşûra’nın bu çocuğun işlediği cinayetlerin tek bir tanesine bile bakacak zamanı yok! Devam etmemiz gerekiyor!” dedi Fudge, sert bir şekilde.

“Eğer tek bir soruya cevap verirseniz, anlatmak istediğimi anlamanız bir ya da iki dakikanızı alacaktır,” diye cevapladı Dumbledore.

“Sor sorunu!” dedi Fudge, düpedüz sinir olmuş bir halde.

Dumbledore başını eğip Bakan’a sakin sakin baktı.

“Bu on yedi cinayetin içinde, kurbanlardan kaç tanesi Ölüm Yiyen?” diye sordu sadece.

Odaya mutlak bir sessizlik çökmüştü.

“Bu neyi değiştirir ki?” diye sordu Bakan, sinirli bir halde.

“Her şeyi değiştirir. Sayın Bakan, söz konusu kurbanlardan kaç tanesi Voldemort’un sadık destekçilerinden oluşuyor?”

Voldemort’un adının zikredilmesiyle, salondaki birçok kişinin nefeslerini tuttuğu duyuldu. Harry gözlerini devirmemek için kendini tutmayı başarmıştı. Her biri bir isimden korkacak kadar zavallıydı.

“Önümde gerekli belgeler yok,” diye cevapladı Fudge, Dumbledore’a dik dik bakarak.

“Elbette, duruşma o kadar ani gerçekleşti ki, gerekli tüm bilginin toplanması mümkün olmadı. Özür diliyorum, benim hatam. Ancak, izin verirseniz, ben elimdeki kanıtları size sunmak istiyorum.” Dumbledore elini kaldırdı ve elinde birdenbire bir dosya belirdi.

Dumbledore dosyayı açarak içindekileri söyledi.

“Mr Potter’ın resmi suç kayıtlarından alınan bu belgeye göre, bu on yedi kurbanın on beşi Ölüm Yiyen imiş.”

Harry Dumbledore’a bakakalmıştı; tüm bunlarla nereye varmaya çalıştığını merak ediyordu.

“Bu neyi değiştirir? Onlar yine de insan! Bu çocuğun onları öldürme hakkı yoktu!” diye bağırdı Fudge.

“Beni affedin, Sayın Bakan, ama bu belgeye göre, tüm bu adamların yakalanmaları halinde doğrudan öldürülmeleri emrini veren bizzat sizmişsiniz.” Dumbledore şimdi elinde başka bir dosya tutuyordu. Elindeki dosya bir anda gözden kaybolup Bakan’ın önünde belirdi.

Amelia Bones parşömeni alıp yakından inceledi. Parşömende, Bakan’ın, yakalanmaları halinde öldürülmelerini emrettiği on beş Ölüm Yiyen’in isim listesi bulunuyordu.

“Burada gördüğünüz üzere, bu Ölüm Yiyen’ler Bakanlık’ın bizzat kendisi tarafından ölüme mahkûm edilmişlerdi. Bu adamların isimleri de, işledikleri acımasız suçlar da orada yazılı. Büyücülük Dünyası’nı büyük ölçüde korkuttukları için siz de onların görüldükleri yerde öldürülmelerini emretmişsiniz. Hatta bu çok tehlikeli adamları indirebilen her Seherbaz’ı ödüllendireceğinizi beyan etmişsiniz.”

Fudge dehşete düşmüş görünüyordu.

“Nasıl… sen bu bilgiye nereden ulaştın?” diye sordu.

“Bunun hiçbir önemi yok. Bizi asıl ilgilendiren, bu on beş adamın her birinin sizin tarafınızdan ölüme mahkûm edilmiş olmaları. Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise şu: Siz bir taraftan bu adamların öldürülmesini çok istediniz ve hatta bu görevi yerine getirmeyi başaran Seherbaz’lara ödül bile teklif ettiniz. Öte yandan, bu adamları aslında yok etmiş olan kişiyi cezalandırmaya da gönüllüsünüz. Ben sadece bu durumu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum.”

Fudge’ın yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Ağzını yüzen balıklar gibi bir açıp bir kapatıyordu. Söyleyecek söz bulamıyordu. Amelia Bones yönetimi ele aldı.

“Dünyamızı tehdit eden bir kimseyi yakalamak ve bazı durumlarda da öldürmek, bir Seherbaz’ın görevidir. Mr Potter bir Seherbaz değil. Hatta reşit bile değil. O yüzden bir Seherbaz ile aynı şekilde davranamaz. O, bu adamları, Büyücülük Dünyası’na tehdit oluşturdukları için öldürmedi. Onları kendi kişisel meseleleri için öldürdü,” diyerek konuşmasını bitirdi.

“Kesinlikle çok haklısınız, Madam Bones, Mr Potter bu adamları aynı sebepten öldürmemiş olabilir. Ancak, bana sorarsanız, aynı eylemi gerçekleştiren bir adam ödüllendirilirken, diğerinin cezalandırılması hiç adil değil. Bu adamlar toplumumuzun bir parçası değildi. Onlar insanlarımızı tehlikeye atıyorlardı. Eğer Mr Potter onlardan kurtulduysa, bu her ne sebeple olursa olsun, Büyücülük Dünyası’na yapılmış bir iyilik demektir. Bu söz konusu Ölüm Yiyen’leri öldürdüğü için cezalandırılmamalıdır.”

Harry oturduğu yerde yumruklarını sıktı. Dumbledore’un son sözlerini kafasına takmamaya çalışıyordu. Kimin ölümünden kimin cezalandırılacağına karar verme hakkını bunlara kim veriyordu? James’in ona söylediği sözleri zihninde tekrarlamaya çalıştı. Ağzını kapalı tutmalı, Dumbledore ile ters düşmemeliydi.

Amelia Bones parşömenine bir not düştü ve Julian Reid ve Fudge ile birkaç fısıldaşmanın ardından, Dumbledore’a döndü.

“Mr Potter’ın suçlandığı ikinci bir suçlama, barışı engelleyen ve hayatları tehlikeye atan acımasız isyanlara katılması. Mr Potter, savunmanız nedir?”

Harry ağzının kuruduğunu hissetti. Bu zamana kadar hiçbir isyana katılmamıştı. Her zaman yalnız çalışırdı. Ölüm Yiyen’lerle birlikte hareket ettiği tek olay, Longbottom’ların evine gidildiği ve Hogwarts Ekspres’ine saldırıldığı günlerdeydi. Cevap vermeden önce düşündü.

“Tek bir vaka dışında suçlu değilim,” diye cevap verdi, net bir sesle.

Fudge hâlâ Dumbledore’un sözlerinden çıkamamışa benzediği için, onun yerine Amelia Bones karşılık verdi.

“Lütfen açıklayın,” dedi sadece.

Dumbledore’un ne diyeceği Harry’nin umurunda bile değildi. Direkt açıklamaya girdi.

GÖZ ATIN  Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #9: Yapılmış En İyi Plan

“Şimdiye kadar yapılmış olan hiçbir isyana katılmadım. Katıldığım tek isyan, Hogwarts Ekspresi olayıydı.”

Hogwarts Ekspres’inden bahsettiği anda, kalabalığın içinde dalgalar halinde bağırtılar yükseldi. Harry burada bulunan birçok insanın çocuklarının, isyanın olduğu gün orada olduğunu tahmin edebiliyordu.

“Katıldığınız tek isyan o olay mıydı?” diye sordu Madam Bones.

“Evet,” diye cevapladı Harry.

Madam Bones bir not daha aldı ve Julian’a bir şeyler fısıldadı. Müsteşar da parşömenine bir şeyler yazdı. Harry gördüklerini uydurmuyorsa şayet, Madam Bones ona neredeyse şefkatle bakıyordu. Yine de konuşurken sesi tüm odada gümbür gümbür yankılanıyor, vücudu dimdik duruyordu. Göz korkutucu bir görüntüsü vardı, ama gel gelelim Harry’ye ne zaman baksa gözlerinde yumuşak bir bakış beliriyordu. Harry muhtemelen tüm bu gördüklerini uyduruyordu.

“Size Hogwarts Ekspres’indeki durumu açıklayacak ilk tanığı arz ederim,” dedi Dumbledore.

Madam Bones başıyla onayladı ve Dumbledore berrak bir sesle konuştu:

“İlk tanığım, içeri gelin, lütfen.”

Harry gerginlikle solundaki kapıya baktı. Büyüceşûra’nın önüne tanık olarak çıkacak kişiyi merak ediyordu. Harry kapıda siyah saçlı bir çocuğun belirdiğini görünce neredeyse bağırıyordu. Hızla başını çevirip dehşet içinde annesi ile babasına baktı. Onun bunu yapmasına nasıl izin verebilirlerdi?

Damien etrafına gerginlikle bakarak içeri girdi. Gözleri Harry’ye odaklandı ve ona koşmamak için kendini neredeyse dizginlemek zorunda kaldı. Onun yerine, Dumbledore’un sihirle yarattığı küçük kürsüye doğru ilerledi. Damien biraz yüksekçe olan kürsüye gelip durdu; gözlerini Harry’den ayırmakta zorlanıyordu.

“Lütfen Büyüceşûra’nın önünde adınızı ve soyadınızı söyleyin,” dedi Dumbledore, nazikçe.

“Damien Jack Potter.”

“Bu yılın ilk aylarında gerçekleşen Hogwarts Ekspresi olayı hakkında bize ne söyleyebilirsiniz?” diye sordu Dumbledore.

Damien derin bir nefes aldı ve olanları anlatmaya başladı. Harry’nin ona özel bir mesaj yolladığını, mesajında onun ve diğer öğrencilerin trende kalmasını söylediğini anlattı; bu mesajın nasıl yollandığını ise söylememişti. Damien, mahkeme salonundaki kalabalığa, Harry’nin saldırıyı öğrenciler için gerçekleştirmediğinin garantisini veriyordu. Herkes trende kaldığı sürece, hiçbirinin canı yanmayacaktı.

“Bu çok saçma!” diyerek araya girdi Bakan, Damien sözlerini bitirdiğinde.

“Bu… bu çocuk sanığın kardeşi! Onu kurtarmaya çalıştığı çok açık! Onun söylediklerini ciddiye alamayız! Reşit değil!”

“Mr Damien Potter olay günü yaşadıklarını bizimle paylaşmaktan rahatsızlık duymadığına eminim.”

Harry gerginlikten ölecek gibiydi. Dumbledore, Damien’ı neden böyle bir şeye bulaştırıyordu? Damien’ın özel anılarının böyle ulu orta paylaşılması, onun için hiç de adil değildi.

Fudge hâlâ Damien’ın reşit olmadığını ve Harry’nin öğrencileri korumak istediğini ispatlayacak bir kanıt sunamayacağını söyleyip duruyordu.

“O reşit olmayabilir, ama ben reşidim!” diye bağırdı bir ses.

Harry başını kaldırıp Sirius’un ayağa kalktığını gördü. Sirius bulunduğu yerden inip Damien’ın olduğu kürsüye doğru ilerledi. Damien’ın yanında durdu ve çocuğa güven verici bir şekilde gülümsedi.

“Hogwarts Ekspres’i vakasında oradaydım ve mücadelede yaralandım. Damien benim yaralandığımı görünce bana yardım etmek için aptalca davranarak kendini trenden aşağı attı. Harry ise Damien’ın hayatını kurtardı. Onu, gelmekte olan bir Öldüren Lanet’in yolundan çekti. Onun, Ölüm Yiyen’lere, önlerine çıkan öğrencileri yalnızca Sersemletmelerini söylediğini çok iyi hatırlıyorum. Damien’ı trene bizzat geri götürüp öğrencilerin hiçbiri çıkamasın diye kapıları bile kilitledi.”

Madam Bones bir kez daha parşömenine notlar alırken, Fudge da öfkeden patlamak üzereymiş gibi görünüyordu. Harry ise gözlerini dikmiş Sirius’a bakıyordu. Siyah saçlı Seherbaz mücadelede nasıl yaralandığından bahsetmemişti. Ama aslında Harry onun önce bacağını kırmış, sonra da ona İşkence Laneti uygulamıştı. Bakışlarını Sirius’tan alıp yere indirdi; içini suçluluk duygusu sarmıştı. Onlara acıdan başka bir şey vermediği tüm bu insanlar ne diye onu kurtarmaya çalışıyorlardı ki sanki?

Julian duruşmada ilk kez konuştu.

“Verdiğiniz ifadeler için ne kadar teşekkür etsek de, ne yazık ki bunları kabul edemeyiz. Sizler sanıkla akrabasınız ve dört yüz on yedinci madde gereği, sanıkla akrabalık ilişkisi olan kimsenin olayları yanlış yorumlama ihtimali sebebiyle tanıklık etmesine izin verilemez.”

Sirius tartışmak için ağzını açtı, ama Dumbledore tarafından susturuldu.

“Durum buysa şayet, size ikinci kanıtımı sunmak isterim. Bunu kullanmamayı umuyordum, ama görünen o ki, başka şansımız yok.”

Dumbledore, cüppesinden, içinde girdap gibi dönen beyaz bir dumanın bulunduğu ufak bir şişe çıkardı. Harry şişeye kuşkuyla bakıyordu. Dumbledore’un göstermek üzere olduğu anı kimin anısıydı?

“Anının sahibi olan tanığın kim olduğu, kişileri tehlikeye atmamak adına güvenlik gerekçesiyle verilmeyecektir. Ben anıda herhangi bir oynama olup olmadığını önceden test ettim. İşte bu da kanıtın kurcalanmamış olduğuna dair rapor,” dedi Dumbledore ve raporu ön sıraya gönderdi. Madam Bones raporu eline aldı, şöyle bir baktı ve sonra, Dumbledore’a devam etmesi için başıyla işaret etti.

Dumbledore asasını beyaz dumana doğru indirdi ve çekti. Dumanı uçurarak taş duvara doğru gönderdi. Duman duvara değdiği anda renk bulutuna dönüştü ve yavaş yavaş Hogwarts Ekspres’inin durduğu ve etrafının Ölüm Yiyen’lerle çevrili olduğu görüntüler belirdi. Biri hariç adamların her birinin yüzü beyaz maskelerin ardından gizlenmişti. Harry kendini trenden birkaç adım ötede dururken görebiliyordu. Herkes izlerken, Harry’nin görüntüsü dönüp Ölüm Yiyen’lere baktı. Zümrüt yeşili gözleri tehlikeli bir şekilde parlıyordu.

“Emirlerimi unutmayın! Trene hiç kimse binmeyecek! Eğer çocuklardan biri dışarı çıkarsa, onları sadece Sersemletin! Anlaşıldı mı? Aranızdan biri çocuklardan birini öldürecek olursa, ben de karşılığında onu öldürürüm!”

Bu sözlerin ardından, anı kayboldu. Harry o gün hangi Ölüm Yiyen’lerin onunla olduğunu hatırlamaya çalışıyordu. Bu anıyı veren kesinlikle bir Ölüm Yiyen’di, çünkü emirlerini duyan yalnızca onlardı. Dumbledore duruşmaya devam ettiği için daha fazla düşünme şansı olmadı.

“Bunun durumu izah ettiğini düşünüyorum. Mr Potter o gün Ölüm Yiyen’lerle birlikte olabilir. Ancak yalnızca Seherbaz’larla düello etmiş, hiçbir öğrencinin yaralanmasına da müsaade etmemiştir. Hatta Ölüm Yiyen’leri öğrencilerden uzak tutmuştur. Mr Potter orada olmasaydı, Ölüm Yiyen’ler muhakkak trene saldırır, içeride sıkışıp kalmış savunmasız çocukları öldürürdü. Tekrar söylüyorum, Mr Potter kendine has sebeplerle kendi rızasıyla hareket etmiş, ama Büyücülük Dünyası’na da yardım etmiştir.”

Sirius ile Damien kürsüden inmişlerdi. Harry, Damien’ın Sirius ile Remus’un yanına oturduğunu gördü. Dumbledore, Harry’nin aslında zaman zaman Büyücülük Dünyası’na yardımlarının dokunduğunu belirten kanıtları sunmaya devam ediyordu. Tanık kürsüsüne Madam Pomfrey’i getirdi ve Harry’nin Ölüm Yiyen’lerin başlattığı yangından iki çocuğunu nasıl kurtardığını anlatmasını sağladı.

Harry, Poppy’nin yüzünde onu gördüğünde beliren dehşete düşmüş ifadeyi yakalamıştı. İfadesinden ona koşup sarılmaktan başka bir şey istemediğini görebiliyordu. Ama Damien gibi, o da kendine hâkim olmak zorunda kalarak kürsüde dimdik durdu. İfadesini verdikten sonra, kürsüden inip James ile Lily’nin bulunduğu sıraya oturdu.

Harry başının döndüğünü hissediyordu; Dumbledore’un bir sonraki hamlesinin ne olacağını tahmin edemiyordu. Dumbledore üçüncü tanığı da çağırdığını duyarken, kalbi göğsünden yine fırlayıp çıkacak gibiydi. Kapı açıldı ve kızıl saçlı bir kız içeri girdi. Harry gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Ginny’nin burada ne işi vardı? Ne kadar çok risk aldıklarının farkında değiller miydi? Şahitliklerini doğrulamak için onlara Veritaserum verecek olsalar, hapı yutarlardı. Harry’ye Hortkuluk’ları araştırırken nasıl yardım ettikleri gerçeği, dört çocuğu da Azkaban’a yollardı.

Ginny cüretkâr bir duruş sergiliyor, ağabeyi Percy’den gelen keskin bakış ve hayret ifadelerini görmezden geliyordu. Babası da ona yüzünde şok ve endişe ifadeleriyle bakıyordu. Ama Ginny’nin tüm bunları umursadığı falan yoktu. Harry’ye yardım etmek için ne gerekirse yapardı. Ölüm Yiyen’lerin Hogsmeade’e saldırdığı gün Harry’nin onun hayatını nasıl kurtardığını anlatıp Büyüceşura üyelerini şoka uğrattı.

Ginny Damien ile Remus’un yanında yerine otururken, tüm oda heyecanlı fısıldaşmalarla dolup taşıyordu. Sonunda Karanlık Prens’in aslında o kadar da karanlık olmadığı anlaşılmıştı.

Harry Bakan’a bir bakış attı. Kulakları kıpkırmızı olmuştu ve Harry, kulaklarından dumanlar çıktığına yemin edebilirdi. Öfkeli bir halde dişlerini sıkarak ve önündeki notlara bakarak oturuyordu. Her iki yanında oturan diğer iki Büyüceşûra üyesini unutmuş gibi görünüyordu. Dumbledore gelecek sorulara kolaylıkla ve ürkütücü bir rahatlıkla cevap verecek gibi görünürken, Bakan hırlarcasına sert sorularına devam ediyordu.

“Sanığın kazara yaptığı iyilikleri bir kenara bırakırsak, hâlâ uygulamış olduğu sayısız Affedilmez var. Bu tek başına bile Azkaban’da müebbet demek. Asla göz ardı edilemez!” dedi Fudge, kıpkırmızı olmuş yüzünde bir zafer ifadesiyle.

Harry Dumbledore’a baktı; Dumbledore’un buna ne cevap vereceğini merak etmekten kendini alamıyordu. Harry, şimdi hiçbirinin onun orada olup olmadığının bile farkında olmadığına emindi. Fudge ile Dumbledore’un arasında tek başına bir öfke savaşı patlak vermişti.

“Affedilmez’lerin uygulaması çetin bir konu, ama Sayın Bakan, ben size tek bir kuralın bütünü kapsaması gerektiğini yeniden belirtmek istiyorum. Eğer ki Seherbaz’larınız uygulanması yasak olan Affedilmez’leri yapıyor ve mazur görülüyorlarsa, bunu aynı şekilde uygulayan bir başkasının cezalandırılmasını da adil bulmuyorum.”

Fudge konuşmaya çalışıyor, ama ağzından hiç ses çıkmıyordu. Birkaç kez derin nefesler aldı ve Dumbledore’a doğru tıslayarak konuştu.

“Sen ne cüretle benim Seherbaz’larımı böyle bir şeyle suçlarsın? Seherbaz’larımın uygulanması yasak olan Affedilmez’leri uyguladığı tek bir olay dahi duymadım!”

“Beni affedin, Sayın Bakan, ama burada oturan her bir Seherbaz’ınıza üçer damla Veritaserum verseniz, kaç tanesinin uygulanması yasak olan Affedilmez’leri uyguladığını duyduğunuza şaşırırsınız,” diye yanıtladı Dumbledore. Bakışlarını etraflarındaki Seherbaz’larda gezdirdi ve kasti olarak Blake’in üzerinde durdurdu; Blake Dumbledore’un keskin bakışlarının altında iki büklüm olmuş gibiydi. Harry de ona baktı ve Blake’e olan nefretini dizginlemek zorunda kaldı. O adam ona İşkence Laneti yapmıştı, ama Harry neyse ki işkenceyi hissetmeden önce bayılmıştı.

“Ve hepsi bir yana…” diye devam etti sözlerine Dumbledore.

“…Mr Potter’ın kişisel dosyasında, bu zamana kadar Seherbaz’larla girdiği hiçbir düelloda tek bir Affedilmez dahi uygulamamış olduğunu görebilirsiniz. Kullandığı Öldüren Lanet’ler, daha önce de açıkladığım gibi, yalnızca Ölüm Yiyen’leri öldürmek içindi.”

Harry doğrudan Sirius’a baktı. Sirius’un üzerinde İşkence Laneti kullanmıştı. Dumbledore ya Harry’yi kurtarmak için yalan söylüyor ya da Sirius’la yaşanan durumu bilmiyordu. Vaftiz babası da gözlerinde parıldayan derin bir duygusallıkla ona bakıyordu. Sirius ona ne yaptığını kimseye söylememişti. Kırık bacağı yüzünden hastanede yatmıştı, ama o kadardı. İşkence Laneti’yle vurulduğunu herkesten saklamıştı, belli ki. O gün Harry ile Sirius’un arasında olanlara tanık olan yalnızca Damien’dı. Harry içi suçluluk duygusuyla bir kez daha dolarken, gözlerini kaçırmak zorunda kaldı.

“Öyleyse ne demeye çalışıyorsunuz, Dumbledore?” diye sordu Madam Bones, gür sesiyle.

“Buradaki Mr Potter’ın aslında Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in müridi olmadığını mı? Kendisinin Karanlık Prens olarak bilindiği halde aslında başkalarına yardım etmeye uğraşan biri olduğunu mu?” diye bitirdi sözlerini Madam Bones, geniş yüzünde sorgulayıcı bir ifadeyle.

“Ben yalnızca Mr Potter’ın eylemlerindeki gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyorum. İsterseniz böyle de yorumlayabilirsiniz,” diye cevapladı Dumbledore, gözlerinde yeniden beliren bir parıltıyla.

Harry Dumbledore’a bağırıp çağırmamak için dilini ısırıyordu. Harry’yi bir çeşit gizli ajan, Büyücülük Dünyası’nın kurtarıcısı gibi göstermişti. Harry bu insanlara yalnızca masum oldukları için yardım etmişti. Olan bitenlerin tek açıklaması buydu. Dünyanın kurtarıcısı olmak falan istemiyordu.

Fudge parşömeninden başını kaldırıp Dumbledore’a baktı; yüzünde tuhaf bir gülümseme belirmiş, Harry’yi adeta sandalyesine mıhlamıştı.

“Peki, Dumbledore. İyi bir gösteri çıkardın. Bu çocuğun iyi görünmesi için her şeyi çarpıtmaya kalktın. Ama işte bu suçu sen bile aklayamayacaksın. Kurbanların on beşi Ölüm Yiyen’di ve en başından beri onların öldürülmesini biz istediğimiz için, Mr Potter’ı bu ölümlerle cezalandıramayacağımızı kabul ediyorum. Ancak, diğer iki kurban ne olacak? Frank ve Alice Longbottom’a yapılan korkunç işkence ve öldürülmeleri!”

Harry midesinin yumru halini aldığını hissetti; bunun geleceğini biliyordu, ama yine de kendini hazırlayamamıştı.

“Frank ile Alice Ölüm Yiyen değiller! Onlar, evlerinde bu çocuk tarafından acımasızca işkence gören ve öldürülen iyi insanlar! Hiçbir şey olmasa bile, bu suçun onu Öpücüğe mahkûm etmek için yeterli olduğu kanısındayım,” diyerek konuşmasını bitirdi Fudge. Çoğu Seherbaz, Bakan’ın sözlerini destekleyen nidalar atınca bir curcuna koptu.

Harry Neville’e bakmaktan kendini alamamıştı; ona öylesine derin bir nefretle bakıyordu ki, Harry yok olmuş olmayı diliyordu. Aklı panik halindeydi. Bu noktada iki seçeneği vardı. Onlara Frank ve Alice’le ilgili gerçeği söylerse, kendini Öpücükten kurtarabilirdi. Yine de muhtemelen müebbet hapis cezasına çarptırılacaktı, ama en azından kendini Öpücükten kurtarmış olacaktı. Diğer seçenek ise sessiz kalmak ve onlara hiçbir şeyi anlatmamaktı.

frank alice longbottom

Harry, Longbottom’ları neden öldürmediğini açıklayacak ne söyleyebileceğini deli gibi düşünmeye başladı. Bunu nasıl kanıtlardı? Onun hatıralarına asla inanmazlardı. Kanıt isteyeceklerdi ve Harry’nin elinde onlara sunacak bir kanıt yoktu; Frank ile Alice’in nerede olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği şey, Amerika’da olduklarıydı. Diğer taraftan, Harry’nin onları koruma güdüsü hâlâ çok baskındı. Harry, arka sıralarda Voldemort’un onu yakından izleyen casuslarını görebiliyordu. Konuştuğu anda hemen ona gideceklerdi. Sonra Voldemort izlerini sürüp Longbottom’ları öldürecekti. Harry Nigel’ı düşündü. Çocuk daha iki yaşında bile değildi. Hayır, Harry bunu yapamazdı. Bir çocuğun ölümünden sorumlu olamazdı, özellikle de Nigel’ın. Ağzını kapalı tutacaktı. Hem nasılsa her halükarda Azkaban’ı boylayacaktı. Belki de Öpücüğü alması daha iyiydi. Böylece Voldemort ona bir daha asla ulaşamayacaktı.

“Bu suçlamanın büyüklüğünün farkındayım, ancak şunu da belirtmek isterim ki, bu güne kadar hep Longbottom’ların ölümünde bir parça bilinmemezlik söz konusuydu. Ve ben de bize cevapları verebilecek tek kişiye bunu sormak isterim. Mr Harry Potter.” Dumbledore, yüzünde şok ifadesiyle ona bakakalmış olan Harry’ye döndü.

GÖZ ATIN  Karanlık Prens - İçimdeki Karanlık #1: İhanet

“Bizim hiçbir cevaba ihtiyacımız yok! Onları onun öldürdüğünü bilmemiz kâfi. Daha fazlasına hacet olduğunu sanmıyorum,” dedi Fudge hemen, cevabı yapıştırarak.

“Bence daha fazlasını bilmek çok önemli. Frank ve Alice bizim toplumumuzun birer üyesiydi. Nasıl öldüklerini bilmenin hakkımız olduğunu düşünüyorum,” diye cevapladı Dumbledore.

Fudge, Harry’yi sorgulayabileceğini gösterecek şekilde gönülsüzce asasını salladı. Dumbledore dönüp Harry’ye baktı; mavi gözleri Harry’nin zümrüt yeşili gözlerini delercesine bakıyordu. Harry hızlanan kalp atışlarını yavaşlatmaya çalıştı.

“Mr Potter. Sizin ve çok sayıda Ölüm Yiyen’in Frank ve Alice Longbottom’ların evine gittiğiniz o gece yaşanan olayları bizimle paylaşmak ister misiniz?”

Harry cevap vermeden önce derin derin Dumbledore’a baktı.

“Hayır,” diye cevapladı sadece.

Dumbledore, Harry’nin cevabından etkilenmemiş görünüyordu.

“Mr Potter, ya soruları kendiniz cevaplarsınız, ya da idareyi Veritaserum’a bırakmak zorunda kalırız,” diye konuştu Julian, Dumbledore’un arkasından.

Harry onu duymazdan geldi. Kaderini zaten kabullenmişti. Azkaban’a gidecekti. Öpücüğü alacaktı. Tüm bunların ne önemi vardı ki? Harry daha fazla bu oyunu oynamak istemediğine karar verdi.

“Mr Potter, Longbottom’ların evine gittiğiniz gece. Oraya ne niyetle gittiniz?” diye sordu Dumbledore.

Harry başını kaldırdı ve içi öfkeyle dolup taşarken yaşlı büyücüye baktı.

“Onları öldürmek için,” diye cevapladı Harry, duygusuz bir şekilde.

Babasının yüzünde beliren ifadeyi yakalamıştı. Ama gördüğü incinmişliği görmezden gelmeye çalıştı.

“Önce hangisini öldürdünüz?”

Soru Harry’yi dumur etti. Salondaki cadı ve büyücüler Dumbledore’a yüzlerinde şok ifadeleriyle bakarken, Harry nefesini bırakarak tüm etrafta yankılanan bir tepki gösterdi.

“Ne?” diye sordu, kaskatı kesilmiş bir halde.

“Size hangisini önce öldürdüğünüzü sordum,” dedi Dumbledore, yeniden.

“Böyle bir sorunun uygun olduğunu hiç sanmıyorum. Longbottom’lardan bir aile üyesi burada oturuyor!” diye bağırdı Fudge, Neville’i işaret ederek.

“Sizi temin ederim ki, Sayın Bakan, soru oldukça uygun bir soru. Mr Potter, lütfen soruma cevap verin,” diye ekledi Dumbledore, daha sert bir biçimde.

“Ben… Ben… ee…” Harry ne diyeceğini bilmiyordu. Aklı durmuştu ve kafasında deli gibi bir karar vermeye çalışıyordu.

“Bu zor bir soru değil, Mr Potter. Hangisini önce öldürdünüz? Frank’i mi yoksa Alice’i mi?” diye sordu Dumbledore, ilk kez duruşmada sesini yükselterek.

Harry Dumbledore’a baktı; ona neden böyle bir soru sorduğunu anlamaya çalışıyordu. Dumbledore’un sorusunu yinelemek için ağzını açtığını gördüğünde, Harry ağzına gelen ilk şeyi pat diye söyledi.

“ALICE! A-Alice’i önce öldürdüm,” dedi Harry, ellerinin titremesini durdurmaya çalışarak. Nigel’in varlığını fark etmeseydi eğer, ilk öldürülenin Alice olacağını biliyordu.

“Alice Longbottom. Alice Longbottom’ı öldürdünüz ve sonra ne yaptınız? Gözlerinin önünde karısını öldürdükten sonra, Frank Longbottom’ı öldürmeye kalktınız. Her ikisini de Öldüren Lanet’le mi öldürdünüz?” diye sordu Dumbledore.

Harry kendini zayıf hissediyor ve tüm bunların bitmesini istiyordu.

“Evet,” diye cevap verdi, bitap bir şekilde.

Dumbledore tüm ihtişamıyla ayağa kalktı. Gözlerini Harry’den ayırmadan asasını kaldırdı ve başka bir dosya yarattı. Dosyayı açtı ve yüksek sesle okumaya başladı.

“Olay yerine Cisimlendiğimizde, korkunç bir görüntüyle karşılaştık. Longbottom’ların evinin dev bir alev girdabının içinde olduğunu görebiliyorduk; öyle ki, alevleri ortadan kaldırmak için yaptığımız büyüler hiçbir işe yaramıyordu. Hepimiz Frank Longbottom ile karısı Alice Longbottom’ın hâlâ içeride olduğunu ve onların içeriden gelen korkunç çığlıklarını duyabiliyorduk.”

Dumbledore okumayı bitirip yeniden Harry’ye baktı. Harry kalbinin teklediğini hissetti. O da gözlerini dikmiş, Dumbledore’a bakıyordu. ‘Beni kandırdı!’ diye geçirdi aklından. Harry, Dumbledore’un Longbottom’ları öldürmediği gerçeğini bildiğini anlamıştı ve şimdi baştan ayağı soğuk terler döküyordu.

“Bu, Seherbaz’ların o gece Longbottom’ların evine vardıklarında, kayda aldıkları bir görgü tanığının ifadesi.” Asanın başka bir hareketiyle, şimdi rapor Bakan’ın önünde duruyordu.

Gel gelelim, Fudge raporu tamamen görmezden geliyordu. Harry’ye dik dik bakmakla fazla meşguldü. Şimdi tüm gözler, sandalyesine zincirlenmiş, gerginlikten tir tir titreyerek oturan kuzgun karası saçlı çocuğun üzerindeydi.

“Öldüren Lanet kullanarak öldürdüğünüz iki kişinin, nasıl olup da olaydan saatler sonra çığlıklar atabildiğini bize açıklar mısınız?” diye sordu Dumbledore, Harry’ye doğru eğilerek.

Harry kendini sakinleştirme çabasıyla alt dudağını ısırdı. Zümrüt yeşili gözlerini Dumbledore’a çevirdi. O gözlerde gördüğü yangının yerini şimdi çaresiz bir yalvarış almıştı.

“Lütfen, bunu yapma,” diye fısıldadı Harry, Dumbledore’a. Dumbledore gerçeği gün yüzüne çıkarırsa, Harry’nin Longbottom’ları güvende tutmak için yaptığı onca çaba çöpe gidecekti.

“Yapmak zorundayım, Harry,” diye fısıldadı Dumbledore, cevap olarak.

“Birisi neler olduğunu açıklayacak mı? Longbottom’lara ne oldu?” diye sordu Fudge, öfkesi yeniden tepesine çıkarken.

Dumbledore Harry’ye bakarak doğruldu, ama kuzgun karası saçlı çocuk başını iki yana sallayarak öne eğdi. Onlara hiçbir şey söylemeyecekti.

“Size son tanıklarımı sunmak isterim. Bunu size açıklayabilecek tek kişileri,” dedi Dumbledore, tanıklarına içeri girmeleri için seslenerek.

Kapı açılırken Harry yavaşça kapıya baktı; içinden korktuğunun başına gelmemesi için dua ediyordu. Ancak, Frank ile Alice Longbottom’ı mahkeme salonuna girerken gördüğünde neredeyse boğulur gibi bir ses çıkardı.

* * *

Mahkeme salonu baştan sona sessizliğe bürünmüştü. Herkes son üç yıldır öldü zannettikleri iki kişiyi karşılarında görünce onlara yüzlerinde sersemlemiş ifadelerle bakakalmışlardı.

“Bu… Bu olamaz!” dedi Fudge, birdenbire. Önündeki iki kişiyi gösterip tutuklamaları için Seherbaz’lara bağırmaya başladı.

“Oh sakin olun, Sayın Bakan! Gerçekten biziz. Paranoyakça davranmayın,” diye bağırdı Frank, Bakan’ı şoka sokup yerine pat diye oturmasına neden olarak.

James, Sirius ve Remus bile onlara bakakalmışlardı. Onlar Frank ile Alice’in hayatta olduklarını biliyorlardı, ama onları duruşmaya girerken görmeyi hiç beklemiyorlardı. Onların yurt dışında olmaları gerekiyordu. Dumbledore onlara öyle söylemişti.

Gel gelelim, onların tepkileri Neville’inkine kıyasla bir hiçti. Şoka giren çocuk, öldüğünü zannettiği annesi ile babasına nutku tutulmuş bir halde bakıyordu. Kahverengi gözleri bir süre annesinin yüzünde dolaştıktan sonra, babasına kitlendi. Onlar da, oğullarına, yüzlerinde buruk bir gülümsemeyle bakıyorlardı.

Harry bakışlarını onlardan ayırıp gözlerini kapattı; tüm bunların berbat bir kâbus olmasını diliyordu. Longbottom’lar kendilerini de, Nigel’ı da korkunç bir tehlikenin ortasına atmışlardı. Artık hayatları boyunca Voldemort’un hedefinde olacaklardı.

Frank ile Alice’e kimliklerini doğrulamak için Veritaserum verilirken, mahkeme salonu biraz sakinleşmişti. Frank ile Alice kürsüye çıkıp Fudge’a bakarak ölümden nasıl kurtulmayı başardıklarını anlatmaya başladılar. Alice hamileliğinin onları kurtardığını söylemeden önce, zincirlere sarılı bir halde oturan ve bozguna uğramış görünen çocuğa baktı. Harry ona ve Frank’e zarar verememişti, çünkü onlara bağlı masum bir hayat vardı.

Longbottom’ların başka bir çocuğu olduğu haberi, anında şok içine girmiş kalabalığın içinde fısıltıların ve mırıltıların başlayarak yayılmasına yol açtı. Bunun hiç unutulmayacak bir duruşma olacağı aşikârdı.

Frank ile Alice mahkeme salonundaki herkese Muggle olarak yaşadıkları hayatlarından, ‘Alex’ isimli tuhaf bir çocuğun onlara yardım edip dövüş kulüplerinden para kazanmalarını sağlamasından, Alex’in onları sık sık ziyarete gelmesinden ve onlarla arkadaş olmasından bahsettiler.

Dumbledore konuşmayı devralıp Longbottom’ların bu zamana kadar güçlü bir Hafıza Büyüsü’nün etkisinde olduklarını ve tam da bu yüzden Büyücülük Dünyası’na dönemediklerini açıkladı. Dumbledore, onları tesadüfen bulduğu gerçeğini de söyledi. Onların hafızalarını geri getirdikten sonra, Harry yakalanana kadar saklanmak zorunda kaldıklarını, aksi takdirde Harry’nin hayatı gibi, onların da hayatının tehlikeye atılmış olacağını anlattı.

Harry, John ile Fiona’dan aldığı mektubun sahte olduğunu şimdi anlamıştı. Amerika’ya hiçbir zaman gitmemişlerdi. Onları Dumbledore alıp götürmüştü. Harry yüzünü eğik tutmaya devam ederek dişlerini sıktı; artık kimseyi görmek istemiyordu. Sadece tüm bunların bitmesini istiyordu.

Gel gelelim, Dumbledore söyleyeceklerini henüz bitirmemişti. Frank ile Alice’i kürsüde bıraktıktan sonra, Voldemort’un artık yenilmez olmamasının sebebinin Harry olduğunu söyleyerek tüm Büyüceşûra’yı şoka uğrattı. Hortkuluk’ların yok edildiği bilgisi Bakan’a ulaştırılmış, ancak henüz halka açıklanmamıştı. Bakanlık halka açıklamada bulunmadan önce, bu bilgiden kesinkes emin olmak istemişti.

Ancak, Dumbledore’un bu durumla baş etmesini gerektirecek bir durum doğmamıştı, çünkü Hermione’nin Harry’nin Hortkuluk’ları yok ettiğini söylediği ifadesi çoktan incelemeye alınmıştı. Dumbledore, elinde, çalınan altı nesnenin de artık sihirli özleri saptanamayarak yok edildiğini doğrulayan büyük bir dosya tutuyordu.

Şimdi salonun ortasında duruyor, mavi gözleriyle odayı tarıyordu.

“Size, önünüzde oturan bu çocukla ilgili gerçekleri göstermek için elimde olan tüm kanıtları sundum. Evet, cinayet işledi. Evet, son on beş yılını Voldemort’un yanında geçirdi. Ancak, aynı zamanda, bu çocuk çok sayıda hayat da kurtardı. Masumları korumak için onu yetiştiren insanlara karşı geldi. Masumlara yardım etmek için kendi hayatını sayısız kez riske attı. Eğer o olmasaydı, bu salonda oturan birkaç kişi de burada olmayacaktı.” Dikkat çekmek istercesine önce Frank ile Alice’e, ardından Ginny’ye, Damien’a ve Poppy Pomfrey’e baktı.

“Ayrıca, bu çocuğun son zamanlarda içinde bulunduğu durumu da sizlere göstermeye çalıştım. Voldemort’u yenilmez kılan çok sayıda Hortkuluk’u yok etti. Bakanlık’ın elinde yok ettiği bir Hortkuluk vardı, ama geri kalanını Harry yok etti.” Harry bunun üzerine hızla başını kaldırdı. Bakanlık’ın yok ettiği Hortkuluk da neyin nesiydi?

Tam o anda, Harry, Dumbledore’un Bella’nın sahip olduğu Black aile yüzüğünden bahsettiğini anladı. Dumbledore muhtemelen yüzüğün kayıp olduğunu kimseye bildirmemişti. Muhtemelen Sirius da Harry’nin Bella’ya yardım ettiğini söylememişti, o yüzden de bu suçtan burada bahsedilmemişti. Dumbledore, Bakanlık’a girip Bella’yı kaçıranın ve Hortkuluk’u alanın Harry olduğunu anlamış olmalıydı. Muhtemelen onu korumak için Bakanlık’a yüzüğü kendisinin yok ettiğini söylemişti.

“Eğer bugün Voldemort alt edilirse, bunun tek sebebi Mr Harry Potter olacaktır. Bu savaşın sonu artık uzak değil ve bu çocuk sayesinde Voldemort düştükten sonra Büyücülük Dünyası da huzura erecektir.”

Harry’nin bir şey söylememek için yeniden dişlerini sıkması gerekmişti. O Büyücülük Dünyası’nın kurtarıcısı falan değildi! Bunları kimseyi kurtarmak için yapmamıştı. Bunu Voldemort’tan intikam almak için yapmıştı.

“Kararı size bırakıyorum,” diyerek sözlerini bitirdi Dumbledore ve kürsüye, Frank ile Alice’in yanına geçti.

İlk birkaç dakika sessizlik yaşandı. En ön sırada oturan üçlü, derin bir sohbete dalmış gibi görünüyordu. Harry çaktırmadan onlara bir göz attı ve kendini Azkaban’da müebbetle cezalandırılacağı ana hazırladı. Harry’nin anladığı kadarıyla Dumbledore onu Öpücükten kurtarmıştı, ama yine de hayatının geri kalanını Azkaban’da geçirecekti.

En sonunda üç yetkili de Harry ile yüz yüze geldi. Fudge’ın yüzü kıpkırmızı görünüyordu. Yüksek sesle konuştu:

“Sanığın Azkaban’da müebbet hapsine onay verenler!”

Fudge elini kaldırdı ve mahkeme salonuna baktı. Havada çok sayıda el vardı. Harry, Blake’in elinin de hemen havalandığını fark etmişti. Gel gelelim, Madam Bones ile Julian Reid’in elleri havada değildi. Fudge Harry’nin Azkaban’a gitmesi lehine kalkan elleri sayarken, onlar yerlerinde sessizce oturuyorlardı.

“Mr Potter’ın bütün suçlardan beraat etmesine!” dedi Madam Bones. Julian’ın eliyle birlikte, onun eli de havaya kalktı.

Harry’nin kalbi, kalkan ellere bakarken duracak gibiydi. Annesi, babası, Damien, Ginny, vaftiz babası ve Remus’un elleri anında havaya kalkmıştı ve Seherbaz’ların büyük bir çoğunluğunun da elleri havadaydı. Harry, Neville’in her iki karar için de elini kaldırmadığını fark etmişti.

Fudge etrafına dehşetle baktı. Sayılar toplanırken hiçbir şey söylemiyordu. Madam Bones yönetimi üstlenip ayağa kalktı.

“Mr Potter. Mahkeme karara varmıştır. Tüm suçlamalardan beraat ettiniz. Gitmekte özgürsünüz,” diye ekledi, ufak bir gülümsemeyle.

Anında Harry’yi bağlayan zincirler bir gümbürtüyle kayarak uzaklaştı. Harry olduğu yerde kalakalmıştı. Az önce duyduklarına inanamıyordu. Doğru muydu? Tüm suçlamalardan aklanmıştı! Koşmaya başlayan ayak seslerini bile duyamıyordu. Sandalyesinde oturmaya devam ediyor, donmuş beyninin çözülmesi için derin nefesler alıyordu. Özgürdü! Artık kimseden kaçması gerekmiyordu.

Harry, iki güçlü elin onu tutup onu kollarıyla sardığını hissettiğinde, neler olduğunu ancak idrak edebildi. Sandalyeden bir hışımla çekilmişti. Birinin ona sımsıkı sarıldığını hissediyordu ve onu büyük bir hevesle sandalyeden çekip kaldıran kişinin, babası olduğunu biliyordu. Babasını kulağına rahatlatıcı şeyler fısıldarken, gözyaşlarının boynuna aktığını hissedebiliyordu.

Harry on altı yıllık ömrü boyunca ilk defa kollarını kaldırıp babasına sarıldı. Babasının sıcak kollarından aniden çekilip kendini annesinin kollarına çekilirken buldu. Her nedense, bu, Harry’nin kendini bıraktığı an olmuştu. Annesi ağlayarak onu kucaklar ve tekrar tekrar öperken, Harry de duygularına daha fazla hâkim olamayarak gözyaşlarını serbest bıraktı. Duygusallıktan boğazı öyle bir düğümlenmişti ki, konuşamıyordu bile.

Sonunda annesinin kollarından çıktığında, birisi göğsüne şaplağı yapıştırdı. Harry bedeni yaralarla kaplı olduğu için hafifçe inledi. Damien ise Harry’nin inlemesini fark edemeyecek kadar duygularına kapılmış görünüyordu.

Harry, orada, etrafı annesi, babası ve kardeşiyle çevrili bir halde ne kadar süre kaldığını bilmiyordu. Sirius ile Remus’un, babasının yanında, gözlerinde yaşlarla ona gülümseyerek durduklarını fark etti. Sonucun böyle olacağını kimsenin beklemediği açıktı. Ya Öpücük ya da müebbet alacaktı. Ancak Dumbledore bir şekilde başarmıştı. Harry’nin hayatını kurtarmayı başarmıştı.

Harry büyücüye bakmak için etrafına bakındı ve o anda mahkeme salonunun onlar dışında bomboş olduğunu fark etti. Frank ile Alice bile gitmişlerdi.

“Hadi, Harry, buradan çıkıp gidelim,” dedi James usulca, kolunu oğlunun omzuna atarken. Harry ona minnettar bir bakış attı ve hep birlikte kapıya doğru ilerlediler. Uzun bir duruşma olmuştu ve her birinin toparlanmak için zamana ihtiyacı olacaktı.

* * *

#67: Toparlanma Süreci için tıklayın!

Çeviren: Tuba Toraman

⁠⁠⁠Evapsie!
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
24 Yorum

Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir